Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
bila kayd u şard "ÖFKE, İMTİYAZ İSTEYENLEREDİR'' GAZİANTEP - AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisi için bazılarının, ''öfke dağıtıyor'' şeklinde eleştirilerde bulunduğunu ifade ederek, ''Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir'' dedi. Erdoğan, partisinin Gaziantep Kadın Kolları 2. kongresinde yaptığı konuşmada, AK Parti'nin bir zümre partisi değil, ülkeyi bir bütün olarak kucaklayan bir parti olduğunu bildirdi. Erdoğan, ''AK Parti, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesinden doğan, milli iradeyi iktidara taşımaktan başka muradı olmayan bir partidir'' diye konuştu. Hükümetin başarılarından söz eden Erdoğan, partililerin ''AK Parti'ye uzanan eller kırılsın'' şeklindeki sloganları üzerine araya giren Erdoğan, ''Hiç bunlara gerek yok. Demokrasilerde bizim talebimiz, ellerin kırılması olmaz, bizim talebimiz zulüm olmaz, bizim talebimiz şifa dağıtmak olur. Biz kavga için gelmedik, sevgi için geldik. Bizim farkımız bu'' dedi. Kendilerini anlamak istemeyenlerin olabileceğini dile getiren Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Ben bu aralar bazı televizyon kanallarını zaman zaman izliyorum. Diyorlar ki işte 'Başbakan öfke dağıtıyor, işte Başbakan 'şöyle' diyor, 'böyle' diyor. Başbakan'ın o öfke dağıttığı anda bile bu ülkeye hizmet vardır. Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir. Bunu da böyle bilin. Çünkü, 5 yıllık süre içinde biz imtiyaz dağıtmadık. Biz imtiyazın sadece millete ait olduğunu bildik ve millete imtiyaz dağıtmaya gayret ediyoruz." Başbakan Erdoğan'ın konuşmasından öne çıkan ifadeler başlıklarıyla şöyle: * ''Birileri yaparsa doğru, aynı şeyi bir başkası yaparsa yanlış. Olmaz.'' * ''Sayın Baykal, yeri geliyor, bakıyorsun, ayetler gayet güzel okuyor maşallah. Bazen bakıyorsun, imamı azam, imamı ebu yusuf, bunları da aşıyor, geçiyor. Onlardan da güzel fetvalar filan bunları da söylüyor. Bu meşru, serbest. Ona herhangi bir şey yok, serbest...'' * ''Biz diyorduk ki, ''Bu ülkede, benim ülkemde, bizim vatanımda, başörtülüsü, başı açığı ele ele yürüdükleri gün; büyük Türkiye'dir, güçlü Türkiye'dir, huzurlu Türkiye'dir, istikrarlı Türkiye'dir.'' * ''Ayrımcılığı yapan kim? Ayrımcılığı yapan Baykal zihniyeti. Ayrımcılığı yapan bunlar.'' * ''Niye bu kapıları, bariyerleri birilerinin yüzüne kapamak? Neden? Buna kimsenin hakkı yok. Bunu aştığımız gün çok şeyler başarırız.'' çoban klasik okuma  ceza ile okula başladı yazılı resim Erzincan'da çobanlık yaparken devlet memuruna hakaret ettiği gerekçesiyle 1 yıl kitap okuma cezasına çarptırılan Özkan İlçi, bu sürede dünya klasiklerinden 41 eser okudu. Mahkeme, sanığın, her hafta Emniyet Müdürlüğü'ne giderek okuduğu kitaplardan özet çıkarmasına, bunu gerçekleştirmediği takdirde cezaevine gönderilmesine karar verdi. Bir yıl boyunca bir yandan koyunları otlatırken; diğer yandan kitap okuyan İlçi, cezasını tamamladı ve verilen süre içerisinde toplam 41 kitap okudu. 7-10 günde bir kitap bitiren İlçi'nin hayatı, aldığı ceza sayesinde değişti.kara lastik hareketi kara lastikli aysun convers kara lastik kardeşliği coban ali kara lastik coban ali
 
Tem
04
    
okuryazarhay | 04 Temmuz 2008 10:11 | 0 fav | etiket:  

 

 ''susma hakkını'' kullanma ne demek.

     'suskunluk' bir mason deyimidir.

 

  yirmibirinci yüzyıl dünyasında en illegal örgütlenme mason örgütlenmesidir.

 

  örgütlenmede iki metod vardır:

 "  ZOR GİRİLEN KOLAY ÇIKILAN, KOLAY GİRİLEN ZOR ÇIKILAN  "

                                          ÖRGÜTLER.

 

    SORU: ZOR NEDİR

               KOLAY NEDİR.

 

 HEPİ TOPU MESELE BUDUR.

 

İNTERNETTE FORUMLAR iLLEGAL ÖRGÜTLENMEDİR

           ADMİN MODARATÖR EDİTÖR
 co admin'den vip üye'ye extraları da ilvâve edin.

 
 alın size "bürokratik oligarşik" makenizma

 Devlet Bürokrasi'si  içinde olan işte  böyle bir makenizma


 
Tem
04
    

 

 

Resim
 "Ergenekon Soruşturması"
GÖZALTINDAKİLER ADLİYEYE SEVK EDİLDİ

ResimİSTANBUL

"Ergenekon Soruşturması" kapsamında gözaltına alınan kişilerden 8'i Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne sevk edildi.
Soruşturma kapsamında, sabah saatlerinde adliyeye getirilen 8 kişinin, adli tabiplikteki sağlık kontrolünün ardından savcılık katına çıkartıldığı belirtildi.


Savcılıktaki işlemleri süren şüpheliler arasında ATO Başkanı

Sinan Aygün, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi

Mustafa Balbay, Yazar Erol Mütercimler, Prof. Dr. Ercüment

Ovalı, Birol Başaran ve Kemal Aydın dışında emekli Albay

Hasan Atilla Uğur ile İbrahim Öczan'ın da yer aldığı

kaydedildi.


Bu kişilerden emekli Albay Uğur'un emniyette

''susma hakkını''

kullanarak ifade vermediği öğrenildi.


Emniyette işlemleri devam eden, emekli Orgeneral Hurşit

 

Tolon ile Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı

emekli Orgeneral Şener Eruygur'un da aralarında

bulunduğu bazılarının bugün adliyeye sevk edilebileceği

bildirildi.


Gözaltında bulunan, ancak henüz emniyette ifadesi

alınmayan Osman Gürbüz'ün de

''susma hakkını''

kullanmayı düşündüğü kaydedildi.

 



 
Tem
04
    

 

 

İNTERNETTE FORUMLAR iLLEGAL ÖRGÜTLENMEDİR

             ADMİN MODARATÖR EDİTÖR
 co admin'den vip üye'ye extraları da ilvâve edin.

 
               alın size "bürokratik oligarşik" makenizma

 Devlet Bürokrasi'si  içinde olan işte  böyle bir makenizma


 buna; 'derin devlet' deniyor. hepi topu mesele budur.

 

             ADMİN MODARATÖR EDİTÖR
co admin'den vip üye'ye extraları da ilvâve edin.

           statüko denen böyle bir şeydir.

 



 
Haz
24
    

 

 

Muhafazakârların, darbeye karşı çıkarken

solun

değerlerine, demokratlığına,

başkası için mücadele etme”

azmine ihtiyacı var.


Muhafazakârlarla sol demokratların elele

vermesi gereken bir dönemden geçiyoruz.


Ortak bir amacımız var çünkü.


Muhafazakârlar ve solcular

Türkiye’de sivil siyaseti etkisizleştirecek gizli ya da açık bir darbe hazırlığı sürüp gidiyor.

Ortaya çıkan belgeler 2004 yılından beri türlü biçimlerde girişimlerin yapıldığını gösteriyor.

Bazen bizzat askeriye buna hevesleniyor, bazen muhtıra yolu deneniyor, bazen sivil toplum kuruluşları cepheye sürülüyor, bazen de yargı bu amacı gerçekleştirmek için harekete geçiyor.
Ne dünyada, ne de Türkiye’de bir darbe medyasız yapılamaz.

Medyada da darbenin hazırlıklarına çanak tutan yazarlar ve gazeteler var.

Darbeyi destekleyenlerin yaptığı en büyük oyun, hedefin sadece AKP olduğunu söyleyip, tartışmayı AKP’nin hataları

üzerinden yürütmek.
Bu taktiğin asıl amacı, şeriat ihtimalinden gerçekten korkan samimi bir kitleye, İran gibi olacağımıza, darbe olsun” dedirtebilmek.
AKP’nin hataları da bu kesime çok yardımcı oluyor.
Ama bu darbe hazırlıklarının asıl hedefi AKP değil.
İki temel hedefi bulunuyor.
Birincisi, hızla uyanan halkı siyaset dışında tutabilmek...
İkincisi de, Avrupa Birliği’ne giden yolu kesmek.
Bugün AKP, iktidardan çekilse ya da düşse ve yerine halkın desteğine sahip, Avrupa Birliği’ne üye olmayı arzulayan

başka bir parti gelse de bu darbe istekleri bitmez.
Çünkü onlar “irticanın” gelmeyeceğini biliyorlar.
İhracatı 120 milyar dolara yaklaşan ve bu ihracatın önemli kısmını Anadolu’daki “muhafazakâr sermayenin

gerçekleştirdiği bir ülkede irtica olmaz.
Bizzat o sermaye irticaya karşı çıkar.
Avrupa yolunun kapanmasını ve ihracatın durmasını istemez çünkü.
AKP’nin “türban” kararını en çok eleştirenlerden birinin de o Anadolu sermayesi olduğunu unutmayın.
Darbeciler, bu gerçeği biliyor.
Onlar, halktan ve Avrupa’dan korkuyorlar.
Darbeye Anadolu sermayesi direniyor.


AKP’nin “varoşlardaki” işsiz ve sahipsiz kitlesi de darbeye, “artık aşağılanmaktan bıktıkları” için karşı çıkıyorlar.


Ama neticede darbeye en kuvvetli itiraz muhafazakâr kesimden geliyor.
Utanç verici gerçek, “sol” kesimin aynı kuvvetle darbeye karşı sesini yükseltmemesi.
Sanırım bunun önemli nedenlerinden biri “AKP’li görünme” endişesi.
Hâlbuki Türkiye’nin bu büyük kırılma noktasında darbe karşıtlarının bütün güçlerini birleştirmeleri, darbe karşıtı bir

saf oluşturmaları gerekiyor.
Muhafazakârlarla “sol demokratların” elele vermesi gereken bir dönemden geçiyoruz.
Ortak bir amacımız var çünkü.
Geçenlerde bir okuyucum, beni çok etkileyen bir mail gönderdi.
... ama Taraf’ın şu anki yayın politikası, inanın bana, ben ve benim gibi muhafazakar kökenli insanlara, hayatında


sol lafından nefret eden insanlara, aslında çıkış yolunun gerçek anlamda sosyal demokraside ve bunun liberal bir
şekilde harmanlanması ile gerçekleşeceğinin inancını vermeye başladı.
Muhafazakâr topluma sol bakış açısı bu kadar uyumlu başka bir şekilde verilemez.
Ak Parti sorunu değil mesele, mesele sivil siyaset meselesi.
Darbe ortamının olmadığı bir ortamda sorunlar sivil siyasetle aşılabilir.”
Muhafazakâr kesimde “sol”un öneminin anlaşılmaya başlayacağının işareti gibi gözüken bu mektup,
yeni bir anlayışın çiçeklenebileceği umudunu verdi bana.
Aynı okuyucumun, “Kürt meselesinde biz körmüşüz” demesi, muhafazakâr kesimin ciddi bir özeleştiriye açık
olduğunu da gösteriyor sanki.

Sol, “muhafazakârlara” Şemdinli’de yapılan hataları, Kürt meselesindeki militarist yaklaşımı paylaşmaktaki yanlışlığı,
“sadece kendinden olanla” ilgilenmenin bencilliğini anlatabilir.
Muhafazakârlar ise “sol”a, bu ülkede “Batı’yı özlemek” yerine, bu toplumun kendine has yapısıyla varılabilecek yeni bir
sentezin, köklerini tasavvuftan alan yeni bir “Anadolu rönesansının”, dini küçümsemek yerine dinle barışmanın, İstanbul’a

uzak” tutulan Anadolu’nun “muhafazakârlık” örtüsü altında gözlerden yiten mizahının önemini gösterebilir.

Darbeye karşı kurulacak yeni bir cephe, aynı zamanda bu ülkenin çoktandır özlediği ve şiddetle ihtiyaç duyduğu

“bir barışma ayinini” de gerçekleştirebilir.


Muhafazakârların, darbeye karşı çıkarken “solun” değerlerine, demokratlığına, “başkası için mücadele etme” azmine ihtiyacı var.


Solun da, bu topraklarda

“muhafazakâr” bir yaşam biçiminin

uzun süre devam edeceğini,


muhafazakârlıkla barışmadan, onu

hayatın önemli bir parçası olduğunu


fark etmeden hiçbir siyasi hareketin

başarıya ulaşamayacağını anlaması

gerekiyor.


Bugün, geçmişten gelen önyargılarıyla birbirlerine mesafeli hatta zaman zaman “yabancı” duran, birbirinden kuşkulanan
iki kesim birbirine muhtaç.
Karşılarında büyüyen tehlike ise sonunda bu iki kesimi birden baskı altına almayı, bu iki kesimin iradelerini yok
saymayı amaçlıyor.
Darbeye karşı bu iki kesim tek tek direnemez.
Ama bu iki kesimin kuvvetli bir ittifakı darbeyi durdurur.
Bu iki kesime, Kürtler’in “silahtan bıkmış” ve sayıları gittikçe artan kitlesi de katılır.
Bütün herkesi karşısına alan ortak tehdit, yeni bir Türkiye’nin, yeni bir anlayışın temelini oluşturmak gibi “hayırlı” bir
sonuç da yaratabilir.
Doğrusu böyle bir sonucun yaratılabileceği konusunda çok ümitliyim.
Hepimiz aynı şeyi istiyoruz çünkü.
Hiçbirimizin ezilmediği, küçümsenmediği, horlanmadığı özgür bir ülke.
Bunu yaratmak elimizde.
Yeter ki yan yana gelmeyi ve aynı safta durmayı becerebilelim.

24.06.2008

Ahmet Altan



 
May
18
    
okuryazarhay | 18 Mayıs 2008 18:46 | 0 fav | etiket:  

 

işte hepsi bu

 

 

işte hepsi bu gelecek yine gelecek

 

Cat Stevens - Lady D'arbanville.mp3

Dosyayi indirme adresiniz:

şifresi: ezberbozan
http://upshare.eu/download.php?id=C9457E2514&setlang=tr

Turkiye milli takim sarkisi muzigi turkcell reklam muzigi



 
Nis
28
    

 

 

 radyo radio 29  04 2008 sabaha kadar yayıonda buyrun 



 
Nis
26
    

 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ' ın konuşmasının tam metni

26/04/2008 (485 kişi okudu)

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa yargısı alanında hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve hukuk devleti ilkelerini tüm kurum ve kurallarıyla toplumda egemen kılmak amacıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin 46. Kuruluş Yıldönümü kutlama törenine katılmanızdan dolayı size ve tüm konuklarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Bu yılın Sempozyum konusu "Yeni Anayasa Arayışları ve Yargının Konumu" dur. Anayasa tarihimizin başlangıcı olarak kabul edilen Sened-i İttifak'tan bu yana iki asır geçmesine karşın, yeni anayasa arayışlarımız hâlâ devam ediyor. Bunun temel nedeni, olağanüstü dönemlerde yapılan anayasaların önceki dönemlere tepkide aşırıya gidilmesi, siyasetin ve toplumun normalleşmesiyle birlikte, yeni anayasa değişikliklerine ihtiyaç duyulmasıdır.

Anayasalar, devletlerin temel organlarının yetki ve görevlerini tanımlayan; bu organların çalışma yöntemlerini, birbirleriyle olan ilişkilerini, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini genel ilkeler çerçevesinde düzenleyen; İktidarların gücünü bireyler lehine sınırlayan, her türlü hukuk dışılığı engelleyen temel hukuk belgeleridir.

Yaşama hakkı başta olmak üzere insan hakları ve özgürlükleri konusunda duyarlı ve kararlı, düşünce, inanç, kültür ve soy başkalıklarını gözetmeyen tüm farklılıklara saygılı özgürlükçü bir toplum özlemi gittikçe yükselen bir değer olmuştur.

Demokratik, lâik, çoğulcu, katılımcı insan onuru ve hukukun üstünlüğü temeline oturan, katı ideolojik dogmalardan arınmış, değişime açık, toplumun değerleriyle bütünleşmiş ve uzlaştırıcı bir anayasa özlemi tüm toplum kesimlerince dile getirilmektedir.

Türk toplumu demokrasiyi tüm siyasal eylemleriyle birlikte yaşamakta, sosyal barışın vazgeçilmezinin lâiklik olduğunu görmekte, her şeyden önemlisi tüm bireysel, toplumsal ve siyasal taleplerin bir özgürlük sorunu olduğuna yönelik kültürün geliştiğine tanıklık etmektedir. Bu hızlı dönüşüm içinde geleneksel, ideolojik ve metafizik bağlarından kopan toplumda bireylerin kimlik arayışlarının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Dönüşüm hızla siyasal yapıyı da etkilemekte ve onu zorlamaktadır. Yüzelli yıllık çağdaş uygarlık mücadelemiz, toplumsal dönüşümün ancak ve ancak çağdaş batılı değerler paralelinde, tek meşruiyet kaynağı özgürlükler olan demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletine ulaşılmasıyla ileri bir düzeye taşınabileceğini göstermektedir. Demokratikleşerek özgürlükçü bir düzene doğru gitmediği sürece, siyasal yapının toplumsal dönüşüme cevap verebilmesi olanaksızdır. İç barış, toplumun yalnızca demokratik kültüre sahip olmasıyla değil, siyasetin ve bürokrasinin demokratik bir kültürü içselleştirmesiyle sağlanabilir.

Bürokratik yapıyı özgürlükçü demokratik işleyişe engel olmaktan çıkarıp, ulusun demokratik iradesinin gerçekleşmesi yolunda kullanan, insan onuru ve özgürlükleri dışında hiçbir kutsal değer tanımayan, temel hakları çağdaş bir istisnâ ile sınırlayan, devletin bütün işlem ve eylemlerini tarafsız ve bağımsız yargı denetimine tabi kılan, ancak bununla yetinmeyip yargı organları üzerinde demokratik bir denetim kuran, siyasi ve bürokratik karar mekanizmalarında kadın-erkek eşitliğini sağlayan, diğer yandan değişen ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelere paralel olarak hızlı karar alınmasını ve icrasını olanaklı kılan bir anayasanın hazırlanması gerekir. Kuşkusuz bu anayasanın tüm görüşlerin ve kesitlerin katıldığı müzakereci bir ortamda hazırlanıp kabul edilmesi Anayasanın toplumsal barışı sağlama iddiasını güçlendirecektir.

Yeni anayasanın, yıkıcı etkileri gittikçe artan çevre ve iklim sorunlarına gelecek kuşakların özgürlükleri adına müdâhale direktifi içermesi yalnızca Türkiye'ye karşı değil, aynı zamanda Dünya'ya karşı sorumluluğun da bir gereğidir.

Değerli Konuklar, Son bir yıldır ülkemizde hukuk ve siyaset ilişkisinin yoğunlaştığı ve hassas bir boyut kazandığı hepimizin malumudur. Özellikle Anayasa Mahkemesi'ne intikal eden bazı davaların doğası gereği siyasal nitelikli olmaları yoğun tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Mahkeme kararları elbette tartışılabilir ve eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletinde bunun aksi düşünülemez. Yargı kararlarının eleştirilmediği yerde, yargının kendisini yenilemesi ve geliştirmesi mümkün değildir. Ancak, yargı kararlarının eleştirilebilmesi onların bağlayıcılığını ortadan kaldırmamaktadır. Kurumlar ve kişiler şu ya da bu sebeple mahkeme kararlarını beğenmeyebilirler. Ancak, anayasal yetki kullanılarak verilen kararların yerine getirilmemesi veya savsaklanması hukuk devletinde düşünülemez.

Diğer yandan, devlet organları arasındaki ilişkiler konusunda bilgi kirliliği ve kavram karışıklığı, anayasal bir ilke olan kuvvetler ayrılığının tam olarak anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Anayasal devletin temel niteliklerinden biri olan kuvvetler ayrılığının amacı, iktidarın tek elde toplanması sonucu temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesini engellemektir. Bu nedenle, kuvvetler ayrılığı ilkesi devlet egemenliğinin üç unsuru olan yasama, yürütme ve yargının farklı organlara verilmesini zorunlu kılmaktadır. Nitekim, Anayasamızın Başlangıç bölümünde kuvvetler ayrımı "Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği" olarak tanımlanmaktadır. Bu işbölümü ve işbirliğinin şartları da Anayasada belirlenmiştir. "Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz" hükmünü içeren Anayasada, her bir devlet organının yetki ve görevleri açıkça belirtilmiştir. Bu durum karşısında, tüm kurumlar güçler ayrılığına tam bağlılık içinde görevlerini yerine getirdikleri sürece her türlü sorunun çözümünün zor olmayacağı açıktır.

Yasama, yürütme ve yargı organlarının hareket alanlarını genişletme çabaları güçler arası çatışmanın en belirgin sebebidir. Söz konusu güçler kaynağını anayasa'dan almadığı bir yetkiyi üstünlük kurmak için kullandığı sürece bu çatışma devam edecektir.

Yasama ve yürütme erki yargısal, siyasal ve demokratik kamuoyunun denetimine tâbi olmasına karşılık yargı yalnızca kendi içinde işlevsel bir denetime tâbidir. Halk adına egemenlik yetkisi kullanan yargı halkın demokratik denetimine tâbi olmadığı gibi yargısal faaliyetlere ilişkin kamuoyu oluşumunu engelleyebilecek önemli yetkilere de sahiptir. Verdiği tüm kararlar bireylerin temel hak ve özgürlükleriyle ilişkili olduğu dikkate alındığında yargısal yetkilerin çok hassas dengelere işaret ettiği ve en küçük sapmada ciddî sorunlara yol açtığı bir gerçektir.

Demokratik bir hukuk devleti olma yolunda önemli bir adım olan ve toplumda özgürlük bilincine ciddî katkılar sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargılama yetkisinin kabul edilmesinin ardından ülkemiz aleyhine verilen kararlar, ağırlıklı olarak, yargı yoluyla gerçekleştirilen hak ihlallerine dayanmaktadır. 1999 yılında Avrupa Birliğinin aday statüsünü kazandıktan sonra kabul edilen reform paketlerinin önemli kısmı yargının temel haklarla ilgili bu ihlallerini ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği ihlal kararlarının "yargılamanın yenilenmesi" sebebi olarak usûl yasalarına girmesi ve Anayasa'nın 90. maddesinde de temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşme hükümleri ile ulusal yasaların aynı konuda farklı hükümler içermesinden dolayı çıkabilecek uyuşmazlıklarda uygulama önceliğinin uluslararası sözleşme hükümlerine verilmiş olması, yargıçların uygulamadaki isteksizliğini ve ihmâl tekniğini ortadan kaldırmaya yetmemiştir.

Hukukun üstünlüğü yargıcın üstünlüğü anlamına gelmez. Anayasanın ve yasaların bağlayıcılığı vatandaşlardan önce devlet organları ve yargı mercileri için geçerlidir. Anayasa'nın bağlayıcılığının düzenlendiği 11. maddede bağlayıcılık sıralamasında, yargı organlarının bireylerden önce sayılması anlamsız değildir. Yargı belirli bir dereceye kadar değil, mutlak anlamda tarafsız olmak zorundadır. Belirli bir noktadan sonra tarafsızlığını yitiren yargıç, o noktadan itibaren artık yargıç değildir. Çünkü tarafsızlığın olmadığı yerde adâlet yoktur. Verdiği kararın hukûkun üstünlüğü ve adâlet ile bir ilgisi olamaz. Yargıç, kendisine anayasa ve yasalarla verilmiş görevler dışında misyon üstlenemez. Unutulmamalıdır ki, hukukun dışına çıkmakla korunabilecek bir sistem esasen korunmaya değer değildir.

Mahkemeler adâlet dağıtan kurumlardır. Adâlet ise toplum ve devlet hayatının en temel değeridir. Adâlet mülkün temelidir sözü bu anlamda sâdece adliye saraylarına değil, her yargıcın vicdanına kazınmalıdır. Unutmayalım ki, adâlete güvenin zedelendiği bir yer de toplumsal ve siyasal bağların çözülmesi kolaylaşır. Millet adına kullanılan yargı yetkisinin adâlet duygularını tatmin edebilmesi için kararların irdelenmesi, eleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Kurumsal özeleştiri, yapılan görevin ve sorumluluğun doğal sonucu olup, anayasal organlar bu özeleştiriyi yapabilme cesaretini gösterebilmelidir. Ancak, yargı kararlarının eleştirilmesi hakârete ve güven zedelemeye dönüştüğünde kurumsal ve toplumsal barışın bozulması kaçınılmazdır.

Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesine intikal etmiş dâvâlarla ilgili olarak, gerek ulusal gerekse uluslararası çevrelerce Mahkemeyi yönlendirme, etkileme ve baskı altında tutma girişimleri büyük bir üzüntü ile takip edilmektedir. Mahkeme üyelerinin verdikleri oylar gözetilerek görsel ve yazılı basında hangi Cumhurbaşkanının kimi seçtiği ve nasıl oy kullandıkları biçimindeki kategorik değerlendirmeler, yargıçların kendilerini koruma içgüdülerini harekete geçirerek vicdani kanaatlerini saptırmaya yönelik ağır bir saldırı niteliğindedir. Mahkeme üyelerinin görüntülerinin her dakika televizyon ekranlarından gösterilmesi, haber yada açıkoturumlarda isim verilerek hedef haline getirilmesi yaşanmış elim olaylardan ders çıkarmayanları sorumluluktan kurtaramayacaktır.
Yapılanları izliyor ve farkındayız.

Haber vermekle yorum yapmayı birbirine karıştıran, bireyin değerlendirme hakkını elinden alarak onu şartlandıran ve insan onurunu hiçe sayan bir yayın anlayışının çağdaş dünyada örneği bulunmamaktadır. Tüm bu olumsuzluklar Anayasa Mahkemesinin Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısını koruma ve gerçekten demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olması yolundaki gayretlerini asla durduramayacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar
Hukuk, keyfi yönetimlere karşı bireylerin son sığınağıdır. Hukukun olmadığı yerde özgürlük de yoktur. Özgürlük, adâlete dayalı bir hukuk düzeninin olduğu yerde korunabilir. Bu düzenin en büyük teminatı da hiç kuşkusuz yargıçlardır. Bu nedenle, hukuka ve onu uygulamakla görevli yargı organlarına güvenin azalması demokratik hukuk devletinde sonun başlangıcıdır. Hukuk, bütün kurumların ve devletin bekasının garantisi olan adaletin en önemli aracıdır. Bu kavramın aşındırılması, içinin boşaltılması ve en önemlisi kısır siyasî çekişmelerin aracı hâline getirilmesi, bir topluma yapılacak en büyük kötülüktür. Hukuku istismâr edenlerin, onu politik çıkarların aracı hâline getirmeye çalışanların unutmaması gereken tek şey, farklı görüşlere, düşüncelere, ideolojilere sahip toplum üyeleri olarak herkesin farklılıklarıyla bir arada yaşamasının önkoşulu olan hukuku ve onun üstünlüğünü zedeleyecek davranışlardan özenle kaçınmaları gerektiğidir.

Çağdaş anayasaların yönetim biçimi konusunda tek tercihi demokrasidir. Demokrasi, en geniş anlamda "halkın halk için halk tarafından yönetimi" olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda belirleyici olan ve demokrasiyi otoriter yönetim modellerinden ayıran "halk tarafından yönetim"dir. Halkın yönetimde özne olmasıda, ancak karar alma mekanizmalarına katılması ve belirleyici olmasıyla mümkündür. Demokrasilerde karar alma sürecinde belirleyici olan "çoğunluk" ilkesidir. Sîyasi kararlar, serbest seçimlerde halkın çoğunluğunun seçtiği temsilciler tarafından alınmaktadır. Toplumsal ve siyasal çeşitlilik çoğunluk yönetimini pratik bir zorunluluk hâline getirmiştir. Elbette, özellikle anayasal konularda mümkün olan en geniş katılımla ve uzlaşmayla karar alınması idealdir. Ancak, gerçek hayatta ideallere ulaşmak her zaman mümkün olmadığından bu pratik zorunluluk çağdaş temsili demokrasilerde çoğunluk yönetimini kaçınılmaz kılmıştır.

Ancak, modern demokrasiler çoğunluğun mutlak yönetimi anlamına da gelmemektedir. Anayasamızın Başlangıç kısmında belirtilen "hürriyetçi demokrasi", aynı zamanda azınlıkta kalanları korumak için çoğunluğun mutlak iktidarının sınırlandırılması gerektiğini ifade etmektedir. Özgürlüklere tehdit oluşturması bakımından bir kişinin sınırsız iktidarı ile çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir fark yoktur. İktidarın yozlaştırıcı doğası ve tarihsel tecrübe dikkate alındığında bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Lord Acton'un ifade ettiği gibi "iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır." Siyasi iktidarın sınırlandırılması gerektiği fikri bu temel varsayımdan hareket etmektedir.

Esasen anayasa yargısının meşruiyeti de temel hak ve özgürlükleri korumak için çoğunluğun iktidarını sınırlandırma işlevinden kaynaklanmaktadır. Siyasal iktidarları anayasal çerçevede tutmanın en etkili yollarından biri olarak kabul edilen anayasa mahkemelerinin aslî görevi, anayasal devletin teminatı olarak, ferdin hak ve özgürlüklerini devlet otoritesini kullanan diğer kurumlar karşısında korumaktır. Bu vâroluş hikmetinden uzaklaştığı ve bireysel hakları koruyamadığı takdirde anayasa mahkemeleri meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalmaya mahkûmdur.

Bu arada hemen belirtmek gerekir ki, ülkemizde anayasa yargısının demokratik meşruiyeti açısından tartışılan bir sorun da anayasallık denetimi yapan organın oluşumunda parlamentonun devre dışı bırakılmasıdır. Bilindiği üzere, anayasa yargısına yer veren modern demokrasilerde parlamento şu ya da bu ölçüde anayasa mahkemelerinin üye oluşumuna katılmaktadır. Bu, anayasa mahkemelerinin Kelsen'in ifadesiyle, "negatif yasa koyucu" oldukları gerçeği karşısında kaçınılmaz bir gerekliliktir. Nitekim 1961 Anayasası bile Anayasa Mahkemesi üyelerinin üçte birinin yasama organı tarafından seçilmesi yöntemini benimsemişken mevcut Anayasamız, dönemin şartlarına ve siyasal kurumlarına bir tepki olarak, Anayasa Mahkemesi'ne parlamentonun üye seçmesine kapıları tamamen kapatmıştır.

Bugün gelinen noktada anayasa yargısı ile yasama organı ilişkilerindeki bu güvensizliğin ortadan kaldırılması için egemenlik yetkisi kullanan anayasa yargısının ulus iradesiyle bağlantısının kurulması gerekliliği açıktır. Yapılacak seçimlerde liyakatin ve objektif kriterlerin esas alınacağı bir yöntemin öngörülmesi, bu konudaki olumsuz sonuçları ortadan kaldıracaktır.

Demokratik hukuk devletinin varlık nedeni, bireyin doğuştan ve sadece insan olmasından dolayı sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerini etkili bir şekilde korumaktır. İnsan haklarının özü, insan onurunun bir değer olarak korunmasıdır. İnsan ya da insanlık onuru denilen değer, kişinin ancak insanca yaşama tarzının korunmasıyla olanaklıdır. İnsan onuruna saygı, insanın ne olacağına ve nasıl olacağına kendisinin karar vermesini gerektirir. Köleliğin kötülüğü köle olanın kendi kararını kendisinin verememesinde, efendisinin idaresine tâbi olmasında, kısacası özne değil nesne olmasında yatmaktadır. Oysa, özgürlük kişinin nesne değil özne olmasını gerektirir.

İnsan onurunu temellendiren, demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz koşullarından biri de kuşkusuz, düşünceyi ifade özgürlüğüdür. Anayasa ve yasalarda hak ve özgürlüklere verilen yer, ulusların kültür ve uygarlık alanında ulaştıkları düzeyin bir göstergesi olarak kabul edilmekte, düşünce özgürlüğü ise ülkelerin demokratik sicilinin saptanmasında en belirgin ölçü sayılmaktadır.

Alman Anayasa Mahkemesi de birçok kararında düşünce özgürlüğünün hürriyetçi demokratik düzen için kurucu bir nitelik taşıdığını, bu düzenin hayat öğesi olan sürekli düşünsel hesaplaşmanın ancak bu özgürlüğün varlığı ile mümkün olacağını belirtmiştir.

1982 Anayasasında düşünce özgürlüğü "düşünce ve kanaat özgürlüğü" ve "düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü" olarak iki ayrı maddede düzenlenmiş olsa da, bu kavramla her zaman düşünceyi açıklama özgürlüğü anlatılmak istenmiştir. Bu özgürlük, insanın serbestçe bilgilenmesi, düşüncelere ulaşabilmesi, onları başkalarına iletebilmesi, düşünce ve kanaatleri nedeniyle suçlanamamasıdır.

Bireyin iç dünyasından çıkmamış ve toplumun beğenisine sunulmamış bir düşüncenin anayasal korumaya ihtiyacı olamaz. Farklı düşüncelerin ifade edilmesinin yasaklanarak, tarihsel, toplumsal ve siyasal olaylarda "tek doğrunun" varlığını savunmak demokrasinin birlikte yaşamayacağı tabular yaratmaktan öte sonuç doğurmamaktadır.

Aynı olguların farklı kişilerde farklı algılama sonucu farklı inanç ve kanaatlere yol açtığı biyolojik bir gerçektir. Bireyin yerine geçerek onun ne düşünmesi ya da nasıl hissetmesi gerektiğine karar vermek ancak "dayatma" kavramıyla tanımlanabilir. Oysa, demokrasiler tartışma ve aykırılıkların olmayışı üzerine değil, tam tersine, onların varlığı ve etkinliği üzerine kuruludur.

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk, "Özgürlük olmayan bir ülkede ölüm ve yıkım vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür" ifadesiyle tüm tabulara karşı çıkarken şöyle diyordu: "Ben manevî miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum. Zaman süratle ilerliyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek düsturlar getirildiğini ileri sürmek aklın ve bilimin gelişmesini inkar etmek olur. Benim manevi mirasçılarım yalnızca aklın ve bilimin rehberliğini benimseyenlerdir."

Georges Clémenceou'nun "konuşan ülkelerde zafer susan ülkelerde utanç vardır" sözünün devamı olarak ifade özgürlüğünün ve çoğulculuğun gönül birliğimizi ve bütünlüğümüzü pekiştireceği çoklukta birliğin bizi güçlendireceği açıktır. Demokrasi rejimlerin en yüreklisi olarak tarif edilirken, yalnızca ilgi uyandırmayan, tedirgin etmeyen düşüncelere değil, tersine, toplumu inciten, sarsan görüşlerin sergilenmesine de izin verdiği için yüceltilmiştir.

Irkı ve rengi ne olursa olsun, inansın inanmasın, her insanı aziz kılan, kendini ifade edebilmesi ve insan olma onurudur.
Düşünceyi ifade özgürlüğünün "içinden düşün", mantığına indirgenerek hapsedilmesi bu özgürlüğün ortadan kaldırılması ile eşdeğerdedir. Şiddet olgusu ile ifade özgürlüğünün birbirinden ayrılmasının öncelik kazandığı ortadadır. Savaş dili değil barış dili argümanlarını kullanarak kendini ifade edenlerin insanlık onuru korunmalıdır. Bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri, konuşabilmeleri, uyuşmazlık ve kavga yerine çözüm ve barış getirir. Konuşamadığımız yerde ancak kötülükler üretiriz. Düşünceyi açıklama özgürlüğü, herkesin kendi kimliğiyle ortaya çıkmasına olanak sağlayan, sahteliği ve ikiyüzlülüğü yok eden onurlu bir hayatın sigortasıdır.

Herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir ülkede çoğulcu demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Tek doğru anlayışı etrafında toplumu şekillendirmek isteyen bir siyasi yapı, bir adım ötede siyasi vesayetçiliğin tuzağına düşecektir. Vesayetçilik, bireyin ve toplumun henüz olgunlaşmamış, iyi ve kötü ayrımını yapamayan varlıklar olarak görülmesinden kaynaklanır. Alman filozof Kant'ın ifadesiyle, tasavvur edilebilen en büyük despotizmin doğduğu yer de tam burasıdır.

Türk milleti demokratik, lâik ve siyasal gelişimini kimi olumsuzluklara rağmen büyük bir özveriyle sürdürmeye devam etmekte, demokrasi ve lâiklikten birinin diğerine tercih edilmesinin bilimsel açıdan yanlış, siyasal yönden de tehlikeli olduğunu çok iyi bilmektedir. Dinin Devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir arada yaşamasının temel güvencesi olan laiklik bir büyük "barış projesi" olarak Türk toplumunun koruması ve güvencesi altındadır.

Bireyin siyasal yapının oluşumuna özgürce ve eşit olarak iştirak edemediği, bir azınlığın ya da çoğunluğun inançları nedeniyle siyasal katılımdan uzaklaştırıldığı yerde demokrasi olmayacağı gibi lâiklikten de söz edilemez. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı olanı yani "öteki"ni kendi varlığının ve var oluşunun teminatı olarak görmeyip onu yok edilmesi gereken bir "düşman" olarak nitelediği müddetçe, çağdaş demokrasinin muhtaç olduğu hoşgörü ve çoğulculuğu sağlamak mümkün değildir. İşte tam da bu noktada laik devlet gücüne yaşamsal değerde ihtiyaç duyulmaktadır.

Çoğulcu ve katılımcı devlet, bir orkestra şefi gibi farklı sesleri ahenkli hale getirme becerisini gösteren, maskeli toplum ve ikiyüzlü birey ahlakının oluşumuna izin vermeyen devlettir.

Sayın Cumhurbaşkanım, gücünü özgürlüklerden alan demokrasinin özgürlük alanını genişlettikçe bağışıklık sistemini de güçlendireceği açıktır. Toplumu kendi içinde ayrıştıran, onu devletine karşı soğutan, insanlık onurunu işkenceye tabi tutan bir yönetim anlayışı çağdaş dünyada yer bulamayacaktır.

Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma girişimlerinin ülkenin batışını hızlandırmaktan başka işe yaramayacağı bilinmelidir.

Çağın kenar mahallesinde yaşamamak için uygar dünyayla tanışmak ve kimliğimizi kaybetmeden bütünleşmek zorunluluktur. Evrensel kavramlara farklı anlamlar yükleyerek evrensel dilin ortadan kaldırılması çağdaş dünya ile bağlantımızı koparacaktır.

Bugün sorunları çözmek için harcanması gereken çabadan daha çok, sanki çözülmemesi için büyük çaba sarf ediyoruz. Sorunlar ötelenmekte gerginlik tırmandırılmaktadır.

Toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir güven bunalımının olduğu saklanamaz bir gerçektir. Güvensizlik kavgayı ve dayatmaları da berâberinde getirmektedir. Gücü elinde bulunduranlar karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece bu çatlak derinleşecektir.

Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Yaşanan hayat tarzlarının ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve korkular âcilen değerlendirilmeye alınmalıdır. Aksi hâlde, her şeyin rejim sorunu haline getirildiği ülkemizde birlikte yaşama koşulları daha da ağırlaşacaktır.

Şu günlerde, kişisel, toplumsal ve kurumsal uzlaşmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Anayasal sorunlarımızı çatışmayla değil, hukuk kuralları çerçevesinde karşılıklı diyalog ve uzlaşma yoluyla çözmek zorundayız. Siyasi kutuplaşmaların bu ülkeye ağır bedeller ödettiği hepimizin malumudur. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur. Demokrasi kurum ve kurallar rejimidir. Kurumlar, kurallara uyarak görevlerini yaptığında kriz olarak görünen sıkıntılardan da demokratik hukuk devleti güçlenerek çıkar. Önceki nesillerden devraldığımız medeniyeti, kültürü ve geleneği yıkıcı ve olumsuz unsurlardan arındırılmış bir şekilde gelecek kuşaklara devretmek hepimizin ortak görevidir. Unutmayalım ki tek bir Türkiye var. Kaptanından güvertedeki yolcularına kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu geminin sağlam, güvenilir ve huzurlu bir şekilde yol alması hepimizin en büyük amacı olmalıdır. Gün, ayrılıkları öne çıkarma, toplumsal ve siyasal kutuplaşmaları körükleme günü değildir. Gün, farklılıklarımızı zenginlik kabul edip bir arada, refah ve özgürlük içinde yaşamak için elimizden geleni yapma günüdür. Gün, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için bir adım daha atma günüdür.

Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,
Konuşmamın sonunda, yaş sınırı nedeniyle 12 Haziran 2007 tarihinde emekliye ayrılan Anayasa Mahkemesinin saygı değer Başkanı Tülây Tuğcu'ya bundan sonraki emeklilik hayatında sağlık, esenlik ve mutluluk içinde geçirecek uzun bir ömür diliyorum.

Katılmakla onur verdiğiniz kuruluş yıldönümümüzde sizleri aramızda görmekten dolayı şahsım ve mahkememiz adına en iyi dileklerimi ve saygılarımı sunuyorum.

25.04.2008
Haşim KILIÇ
Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 



 
Nis
26
    

 

Haşim Kılıç: Laiklik, farklı din, inanç ya da inançsızlıkların birlikte yaşamasının güvencesi. Gücü elde tutanlar, korkuları giderecek çözümü üretmeli. 'İçinden düşün' demek düşünce özgürlüğüne aykırı

Anayasa Mahkemesi Başkanı'ndan iktidara: Endişeleri giderin

Kılıç, "Yargıçlar hedef gösteriliyor" dedi.

Tarafsız yargı: Mahkeme kararları eleştirilebilir, bu hakaret ve güven zedelemeye dönüşmemeli. Ulusal ve uluslararası çevrelerin mahkemeyi etkileme girişimleri üzüntü verici. Yargıçlar hedef gösteriliyor. Yargı bir dereceye kadar değil, mutlak tarafsız olmalı.

'İçinden düşün': Özgürlüklere tehdit bakımından, bir kişinin sınırsız iktidarı ile çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir fark yok. Düşünceyi ifade özgürlüğü 'içinden düşün' mantığına indirgenerek hapsedilemez.

Laiklik, barıştır: Dinin devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir arada yaşamasının güvencesi olan laiklik büyük 'barış projesi' olarak Türk toplumunun koruması altında.

İktidara uyarı: Gücü elde bulunduranlar, karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece çatlak derinleşir. Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Hayat tarzlarının ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve korkular acil değerlendirilmeye alınmalı.

'Ergenekon'culuğa: Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma girişimleri ülkenin batışını hızlandırmaktan başka işe yaramaz. Evrensel kavramlara farklı anlam yükleyerek evrensel dilin ortadan kaldırılması çağdaş dünyayla bağı koparır.

Aynı gemideyiz: Demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur. Unutmayalım ki tek bir Türkiye var. Kaptanından güvertedeki yolcularına kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. 



 
Nis
26
    
okuryazarhay | 26 Nisan 2008 14:44 | 0 fav | etiket:  

 

 

 

Ayşe Karabat İsrail'in gözleri


26/04/2008 (539 kişi okudu)

Devletlerarası çatışmaların, savaşların ya da bir türlü çözülemeyen sorunların bedelini halklar öder ama bazen de bir süre sonra o anlaşmazlıkların çözülmesinin önündeki en büyük engellerden biri de halkların kendisi oluverir.
Bazıları, halkların arasındaki bu tip sorunların ya da bir halkın oluşturduğu bir kanaatin kolay değiştirebileceğini öne sürer ama, yıllar içinde kemikleşen o fikirler öyle pat diye değişmezler maalesef. İsrail halkı için de Golan Tepeleri biraz böyle bir sorundur.
İsraillilerin bir kısmı için Golan Tepeleri yalnızca orada üretilen ya da üretildiği öne sürülen o nefis şaraplar için bile işgal altında tutulması gereken bir yerdir. Meseleye yalnızca şarap bakış açısı ile yaklaşmayan İsraillilerin bir kısmı da hali hazırda o tepelerde yaşayan yaklaşık 20 bin İsraillinin evlerini terk etmesini 'ilke olarak' doğru bulmazlar. Bazılarına göre de Golan Tepeleri "İsrail'in gözleridir". Çünkü o tepelerden en büyük "düşmanlardan" biri olan Suriye tabak gibi görünür. Bunların da ötesinde Suriye'nin hiçbir şart altında güvenilir olmadığını öne süren, dolayısıyla durup dururken Golan Tepelerinden vazgeçmenin bir güçsüzlük ifadesi olarak alınacağını düşünen İsrailliler vardır.
Öte yandan Golan tepeleri yalnızca Golan tepeleri değil. Su kaynaklarının nasıl paylaşılacağı bir yana, tepelerin Suriye'ye iadesi karşılığında yapılacak olan güvenlik düzenlemelerinin yalnızca iki ülke açısından değil, bütün bölge için büyük bir önemi var. Suriye'nin Hamas ve Hizbullah ile ilişkilerini nasıl düzenleyeceği, Şam yönetiminin Tahran ile olan muhabbetini hangi seviyede tutacağı da çök önemli. Zaten hem kilit, hem anahtar asıl bu meseleler. Ayrıca şurası da bilinen bir gerçek ki, Ortadoğu anlaşmazlıklarında sona kalana bir şey kalmayacak. Yani İsrail-Suriye anlaşmazlıkları önce çözülürse, Filistin'in alabilecekleri azalacak çünkü o zaman İsrail kendisini çok daha fazla güçlü hissedecek, üstelik Filistin'e direnmesi için güç verecek dışarıdaki istekliler de azalması söz konusu.
Golan tepeleri üzerinden İsrail ve Suriye'nin yaptığı pazarlık yeni değil elbette. Daha önce de birkaç kez denendi. Madrid Barış görüşmelerinde mesela. Ya da iki yıl önceki Lübnan-İsrail savaşından hemen sonra Şam yönetiminin bazı açılım denemeleri oldu. Fakat mesele bu sefer biraz daha ciddiyet kazanmışa benziyor.
Her şeyden önce İsrail yönetimde bir tavır değişikliği var. Daha önce Golan tepelerinin iadesi için Suriye'nin önce Hizbullah ve Hamas ile olan ilişkilerini düzenlemesini isteyen İsrail, şimdi anlaşılıyor ki, Türkiye'nin arabuluculuğunda yapılacak olan dolaylı pazarlıklara başlamak için ön koşul öne sürmekte o kadar da ısrarlı değil.
Fakat Ortadoğu'nun yazılı olmayan kurallarından başka biri de işliyor, bir yandan görüşme masası olasılığı tartışılırken, bir yandan da iki ülke arasında kontrollü bir gerginlik de var. İsrail geniş çaplı askeri tatbikatlar yaptı, Suriye de sınara yığınak. Fakat bu arada Hizbullah'ın önemli liderlerinden birinin geçen yıl Şam'da öldürülmesinin ardında İsrail'in olduğu fikri ısıtılırken, bir yandan da İsrail'in yine geçen sene bombaladığı Suriye topraklarındaki bir üssün kuzey Kore ile birlikte geliştirilen nükleer tesis olduğu artık neredeyse netlik kazandı.
Bütün bu denklemde 'topal ördek' ABD yönetiminin nerede duracağı da ayrı bir tartışma konusu. Suriye'yi izole etme konusunda kararlı olan ABD yönetimi, neredeyse 'ne barış pazarlığı, oturun oturduğunuz yerde' deme eğilimi gösteriyor. İsrail ile sorunlarını çözmeye başlamış bir Suriye yönetiminin Lübnan üzerindeki etkisini sağlamlaştırarak devam ettirme olasılığı ABD yönetimini düşündürüyor.


Savaşları, çatışmaları başlatmak ne kadar kolay, ama yıllar geçtikçe çözmek daha fazla zaman ve enerji istiyor.

Fakat Ortadoğu'nun dengelerini barış için değiştirme vakti çoktan gelmişti.

Hele ki bu değişiklik Türkiye'nin de katkıları ile

olacaksa, ne güzel...

 



 
Nis
26
    

 

 

 

Erol Katırcıoğlu CHP ve sol? Ne alaka?


26/04/2008 (1080 kişi okudu)

Kürt bir dostumun yaşlı annesi televizyonda Baykal'ın konuşmasını izledikten sonra sormuş: 'Bu Baykal bizden ne istiyor evladım?.' Sizi bilmem ama bende de benzer bir duygu bırakıyor Baykal'ın konuşmaları. Hele izlerken televizyonun sesini kısarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Gergin bakışlar, çatık kaşlar, kısık gözler, sonuna dek açılmış bir ağız. Sanki yapmamız gereken bir şey vardı da yapmamışız da o da bizi azarlıyor gibi. Birazdan tek ayağımız üzerine cezaya kaldıracak sanki. Baykal'ın bıraktığı duygu bu (Çocuklarda nasıl bir duygu bırakıyor kim bilir?).
Nasıl bir kaderdir ki bu Türkiye halkı-çoğunluğu değil tabii ki- CHP'ye ve Baykal'a 'sol', 'sosyal demokrat' gibi sıfatlarla bakıyor. Özellikle son yılların politikalarını alırsanız 'sağcı ve milliyetçi' diye nitelenmesi gerekirken 'solcu' sıfatı gerçekten şaşırtıcı. Geçen yıl Avrupa Parlementosu'nun önemli sol ve sosyal demokrat siyasetçilerinin bir toplantısında onların da kafalarının ne denli karışık olduğunu bizzat gördüm. Öyle ya bizimkiler bu kadar yakından bu kadar yanlış değerlendiriyorlar-sa, onlar ne yapsın? O nedenle de bu yazıyı yazarken zorlanıyorum bir yandan. CHP ve sol? Ne alaka!
Herhangi bir hareketin 'sol' sayılabilmesi, 'özgürlük', 'adalet', 'eşitlik' ve 'dayanışma' gibi kavramlara nasıl baktığıyla ilgilidir. Çünkü sol siyaset temelde kapitalizmin insanlığa sunduğu yaşam tarzına, daha adil, daha özgür, daha eşitlikçi ve daha dayanışmacı bir toplum hayali üzerinden bir itirazdır. Böyle bir çerçeveden baktığımızda Türkiye'ye gerçek bir sol siyaset için inanılmaz bir malzeme vardır ama... Ne yazık ki 70'li ve 80'li yılların darbeleri bu malzemeyi kullanıp da CHP'ye sol demek günahına son verecek siyasetçileri önemli ölçüde tırpanlamış. Eksikliğin büyük kısmı burada. Tabii bir de kendini 'sol' da tanımlamış insanların küreselleşmeyle birlikte savrulmalarını eklemek gerek bu tabloya. Bir zamanların 'antiemperyalist' ve fakat 'enternasyonalist' bir ruhla söylenen 'Bağımsız Türkiye' sloganının bugün artık 'milliyetçi' ve 'içe kapanmacı' bir anlamda söyleniyor olması gibi.
Seksenli yılların neoliberal politikalarının yol açtığı dünyaya itiraz artık yalnızca kapitalizmin mağduru işçilerin üzerinden yapılamaz. Bu dünyanın açtığı yolda nice yeni mağdurlar ortaya çıktı ve çıkmaya da devam ediyor. Çünkü bu dünya sermayeyi ulusdevlet sınırları ötesinde bir kere daha özgürleştirirken, ulusdevlet sınırları içinde bastırılmış kimlikleri de (istemeyerek de olsa) özgürleştiriyor. En azından onları ateşliyor. Onun için yeni mağduriyetler ve yeni özgürlük talepleri ortaya çıkarıyor. O nedenle de bugün Türkiye'de bu yeni özgürlük taleplerini, Kürtlerin, Alevilerin, Müslümanların hatta kendilerini 'laik' olarak tanımlayanların ve daha başkalarının özgürlük taleplerini dikkate almadan sol olmak mümkün değil.
Ne alaka var derken CHP'nin bütün bu özgürlük talepleriyle ilgili yaklaşımlarını göz önüne getiriyorum. Bütün bu talepleri hep bir 'ayrılıkçılık' merceğinden değerlendiren MHP ile CHP arasında bir fark var mı diye bakıyorum. Bütün bu kimlikleri kucaklayarak bir birlikte yaşam havuzu oluşturmak siyaseti varken, bu talepleri 'ayrılıkçı' olarak değerlendirip 'içe kapanmacı bir milliyetçilik' siyasetinin sol ile nasıl bir ilgisi olabilir diye düşünüyorum. Son olarak kurultayın yeni sloganlarından birini düşünüyorum:'Çekil aradan! Din de bizim, devlet de bizim, millet de bizim!'
CHP'li dostlar alınmasın ama CHP ve sol yan yana? Ne alaka!