"ÖFKE, İMTİYAZ İSTEYENLEREDİR''
GAZİANTEP -
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisi için bazılarının, ''öfke dağıtıyor'' şeklinde eleştirilerde bulunduğunu ifade ederek, ''Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir'' dedi.
Erdoğan, partisinin Gaziantep Kadın Kolları 2. kongresinde yaptığı konuşmada, AK Parti'nin bir zümre partisi değil, ülkeyi bir bütün olarak kucaklayan bir parti olduğunu bildirdi. Erdoğan, ''AK Parti, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesinden doğan, milli iradeyi iktidara taşımaktan başka muradı olmayan bir partidir'' diye konuştu.
Hükümetin başarılarından söz eden Erdoğan, partililerin ''AK Parti'ye uzanan eller kırılsın'' şeklindeki sloganları üzerine araya giren Erdoğan, ''Hiç bunlara gerek yok. Demokrasilerde bizim talebimiz, ellerin kırılması olmaz, bizim talebimiz zulüm olmaz, bizim talebimiz şifa dağıtmak olur. Biz kavga için gelmedik, sevgi için geldik. Bizim farkımız bu'' dedi.
Kendilerini anlamak istemeyenlerin olabileceğini dile getiren Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Ben bu aralar bazı televizyon kanallarını zaman zaman izliyorum. Diyorlar ki işte 'Başbakan öfke dağıtıyor, işte Başbakan 'şöyle' diyor, 'böyle' diyor.
Başbakan'ın o öfke dağıttığı anda bile bu ülkeye hizmet vardır. Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir. Bunu da böyle bilin. Çünkü, 5 yıllık süre içinde biz imtiyaz dağıtmadık. Biz imtiyazın sadece millete ait olduğunu bildik ve millete imtiyaz dağıtmaya gayret ediyoruz."
Başbakan Erdoğan'ın konuşmasından öne çıkan ifadeler başlıklarıyla şöyle:
* ''Birileri yaparsa doğru, aynı şeyi bir başkası yaparsa yanlış. Olmaz.''
* ''Sayın Baykal, yeri geliyor, bakıyorsun, ayetler gayet güzel okuyor maşallah. Bazen bakıyorsun, imamı azam, imamı ebu yusuf, bunları da aşıyor, geçiyor. Onlardan da güzel fetvalar filan bunları da söylüyor. Bu meşru, serbest. Ona herhangi bir şey yok, serbest...''
* ''Biz diyorduk ki, ''Bu ülkede, benim ülkemde, bizim vatanımda, başörtülüsü, başı açığı ele ele yürüdükleri gün; büyük Türkiye'dir, güçlü Türkiye'dir, huzurlu Türkiye'dir, istikrarlı Türkiye'dir.''
* ''Ayrımcılığı yapan kim? Ayrımcılığı yapan Baykal zihniyeti. Ayrımcılığı yapan bunlar.''
* ''Niye bu kapıları, bariyerleri birilerinin yüzüne kapamak? Neden? Buna kimsenin hakkı yok. Bunu aştığımız gün çok şeyler başarırız.''
Erzincan'da çobanlık yaparken devlet memuruna hakaret ettiği gerekçesiyle 1 yıl kitap okuma cezasına çarptırılan Özkan İlçi, bu sürede dünya klasiklerinden 41 eser okudu. Mahkeme, sanığın, her hafta Emniyet Müdürlüğü'ne giderek okuduğu kitaplardan özet çıkarmasına, bunu gerçekleştirmediği takdirde cezaevine gönderilmesine karar verdi. Bir yıl boyunca bir yandan koyunları otlatırken; diğer yandan kitap okuyan İlçi, cezasını tamamladı ve verilen süre içerisinde toplam 41 kitap okudu. 7-10 günde bir kitap bitiren İlçi'nin hayatı, aldığı ceza sayesinde değişti.
"Ergenekon Soruşturması" kapsamında gözaltına alınan kişilerden 8'i Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne sevk edildi.
Soruşturma kapsamında, sabah saatlerinde adliyeye getirilen 8 kişinin,
adli tabiplikteki sağlık kontrolünün ardından savcılık katına
çıkartıldığı belirtildi.
Savcılıktaki işlemleri süren şüpheliler arasında ATO Başkanı
Sinan
Aygün, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi
Mustafa Balbay, Yazar Erol
Mütercimler, Prof. Dr. Ercüment
Ovalı, Birol Başaran ve Kemal Aydın
dışında emekli Albay
Hasan Atilla Uğur ile İbrahim Öczan'ın da yer
aldığı
kaydedildi.
Bu kişilerden emekli Albay Uğur'un emniyette
''susma hakkını''
kullanarak ifade vermediği öğrenildi.
Emniyette işlemleri devam eden, emekli Orgeneral Hurşit
Tolon ile
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı
emekli Orgeneral Şener
Eruygur'un da aralarında
bulunduğu bazılarının bugün adliyeye sevk
edilebileceği
Türkiye’de sivil siyaseti etkisizleştirecek gizli ya da açık bir darbe hazırlığı sürüp gidiyor.
Ortaya çıkan belgeler 2004 yılından beri türlü biçimlerde girişimlerin yapıldığını gösteriyor.
Bazen bizzat askeriye buna hevesleniyor, bazen muhtıra yolu deneniyor, bazen sivil toplum kuruluşları cepheye sürülüyor, bazen de yargı bu amacı gerçekleştirmek için harekete geçiyor.
Ne dünyada, ne de Türkiye’de bir darbe medyasız yapılamaz.
Medyada da darbenin hazırlıklarına çanak tutan yazarlar ve gazeteler var.
Darbeyi destekleyenlerin yaptığı en büyük oyun, hedefin sadece AKP olduğunu söyleyip, tartışmayı AKP’nin hataları
üzerinden yürütmek.
Bu taktiğin asıl amacı, şeriat ihtimalinden gerçekten korkan samimi bir kitleye, İran gibi olacağımıza, darbe olsun” dedirtebilmek.
AKP’nin hataları da bu kesime çok yardımcı oluyor.
Ama bu darbe hazırlıklarının asıl hedefi AKP değil.
İki temel hedefi bulunuyor.
Birincisi, hızla uyanan halkı siyaset dışında tutabilmek...
İkincisi de, Avrupa Birliği’ne giden yolu kesmek.
Bugün AKP, iktidardan çekilse ya da düşse ve yerine halkın desteğine sahip, Avrupa Birliği’ne üye olmayı arzulayan
başka bir parti gelse de bu darbe istekleri bitmez.
Çünkü onlar “irticanın” gelmeyeceğini biliyorlar.
İhracatı 120 milyar dolara yaklaşan ve bu ihracatın önemli kısmını Anadolu’daki “muhafazakâr sermayenin
gerçekleştirdiği bir ülkede irtica olmaz.
Bizzat o sermaye irticaya karşı çıkar.
Avrupa yolunun kapanmasını ve ihracatın durmasını istemez çünkü.
AKP’nin “türban” kararını en çok eleştirenlerden birinin de o Anadolu sermayesi olduğunu unutmayın.
Darbeciler, bu gerçeği biliyor.
Onlar, halktan ve Avrupa’dan korkuyorlar.
Darbeye Anadolu sermayesi direniyor.
AKP’nin “varoşlardaki” işsiz ve sahipsiz kitlesi de darbeye, “artık aşağılanmaktan bıktıkları” için karşı çıkıyorlar.
Ama neticede darbeye en kuvvetli itiraz muhafazakâr kesimden geliyor.
Utanç verici gerçek, “sol” kesimin aynı kuvvetle darbeye karşı sesini yükseltmemesi.
Sanırım bunun önemli nedenlerinden biri “AKP’li görünme” endişesi.
Hâlbuki Türkiye’nin bu büyük kırılma noktasında darbe karşıtlarının bütün güçlerini birleştirmeleri, darbe karşıtı bir
saf oluşturmaları gerekiyor.
Muhafazakârlarla “sol demokratların” elele vermesi gereken bir dönemden geçiyoruz.
Ortak bir amacımız var çünkü.
Geçenlerde bir okuyucum, beni çok etkileyen bir mail gönderdi.
... ama Taraf’ın şu anki yayın politikası, inanın bana, ben ve benim gibi muhafazakar kökenli insanlara, hayatında
sol lafından nefret eden insanlara, aslında çıkış yolunun gerçek anlamda sosyal demokraside ve bunun liberal bir
şekilde harmanlanması ile gerçekleşeceğinin inancını vermeye başladı.
Muhafazakâr topluma sol bakış açısı bu kadar uyumlu başka bir şekilde verilemez.
Ak Parti sorunu değil mesele, mesele sivil siyaset meselesi.
Darbe ortamının olmadığı bir ortamda sorunlar sivil siyasetle aşılabilir.”
Muhafazakâr kesimde “sol”un öneminin anlaşılmaya başlayacağının işareti gibi gözüken bu mektup,
yeni bir anlayışın çiçeklenebileceği umudunu verdi bana.
Aynı okuyucumun, “Kürt meselesinde biz körmüşüz” demesi, muhafazakâr kesimin ciddi bir özeleştiriye açık
olduğunu da gösteriyor sanki.
Sol, “muhafazakârlara” Şemdinli’de yapılan hataları, Kürt meselesindeki militarist yaklaşımı paylaşmaktaki yanlışlığı,
“sadece kendinden olanla” ilgilenmenin bencilliğini anlatabilir.
Muhafazakârlar ise “sol”a, bu ülkede “Batı’yı özlemek” yerine, bu toplumun kendine has yapısıyla varılabilecek yeni bir
sentezin, köklerini tasavvuftan alan yeni bir “Anadolu rönesansının”, dini küçümsemek yerine dinle barışmanın, İstanbul’a
uzak” tutulan Anadolu’nun “muhafazakârlık” örtüsü altında gözlerden yiten mizahının önemini gösterebilir.
Darbeye karşı kurulacak yeni bir cephe, aynı zamanda bu ülkenin çoktandır özlediği ve şiddetle ihtiyaç duyduğu
“bir barışma ayinini” de gerçekleştirebilir.
Muhafazakârların, darbeye karşı çıkarken “solun” değerlerine, demokratlığına, “başkası için mücadele etme” azmine ihtiyacı var.
Solun da, bu topraklarda
“muhafazakâr” bir yaşam biçiminin
uzun süre devam edeceğini,
muhafazakârlıkla barışmadan, onu
hayatın önemli bir parçası olduğunu
fark etmeden hiçbir siyasi hareketin
başarıya ulaşamayacağını anlaması
gerekiyor.
Bugün, geçmişten gelen önyargılarıyla birbirlerine mesafeli hatta zaman zaman “yabancı” duran, birbirinden kuşkulanan
iki kesim birbirine muhtaç.
Karşılarında büyüyen tehlike ise sonunda bu iki kesimi birden baskı altına almayı, bu iki kesimin iradelerini yok
saymayı amaçlıyor.
Darbeye karşı bu iki kesim tek tek direnemez.
Ama bu iki kesimin kuvvetli bir ittifakı darbeyi durdurur.
Bu iki kesime, Kürtler’in “silahtan bıkmış” ve sayıları gittikçe artan kitlesi de katılır.
Bütün herkesi karşısına alan ortak tehdit, yeni bir Türkiye’nin, yeni bir anlayışın temelini oluşturmak gibi “hayırlı” bir
sonuç da yaratabilir.
Doğrusu böyle bir sonucun yaratılabileceği konusunda çok ümitliyim.
Hepimiz aynı şeyi istiyoruz çünkü.
Hiçbirimizin ezilmediği, küçümsenmediği, horlanmadığı özgür bir ülke.
Bunu yaratmak elimizde.
Yeter ki yan yana gelmeyi ve aynı safta durmayı becerebilelim.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ' ın konuşmasının tam metni
26/04/2008 (485 kişi okudu)
Sayın Cumhurbaşkanım,
Anayasa yargısı alanında hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek
bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve hukuk devleti
ilkelerini tüm kurum ve kurallarıyla toplumda egemen kılmak amacıyla
görev yapan Anayasa Mahkemesinin 46. Kuruluş Yıldönümü kutlama törenine
katılmanızdan dolayı size ve tüm konuklarımıza şükranlarımı sunuyorum.
Bu yılın Sempozyum konusu "Yeni Anayasa Arayışları ve Yargının
Konumu" dur. Anayasa tarihimizin başlangıcı olarak kabul edilen Sened-i
İttifak'tan bu yana iki asır geçmesine karşın, yeni anayasa
arayışlarımız hâlâ devam ediyor. Bunun temel nedeni, olağanüstü
dönemlerde yapılan anayasaların önceki dönemlere tepkide aşırıya
gidilmesi, siyasetin ve toplumun normalleşmesiyle birlikte, yeni
anayasa değişikliklerine ihtiyaç duyulmasıdır.
Anayasalar, devletlerin temel organlarının yetki ve görevlerini
tanımlayan; bu organların çalışma yöntemlerini, birbirleriyle olan
ilişkilerini, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini genel ilkeler
çerçevesinde düzenleyen; İktidarların gücünü bireyler lehine
sınırlayan, her türlü hukuk dışılığı engelleyen temel hukuk
belgeleridir.
Yaşama hakkı başta olmak üzere insan hakları ve özgürlükleri
konusunda duyarlı ve kararlı, düşünce, inanç, kültür ve soy
başkalıklarını gözetmeyen tüm farklılıklara saygılı özgürlükçü bir
toplum özlemi gittikçe yükselen bir değer olmuştur.
Demokratik, lâik, çoğulcu, katılımcı insan onuru ve hukukun
üstünlüğü temeline oturan, katı ideolojik dogmalardan arınmış, değişime
açık, toplumun değerleriyle bütünleşmiş ve uzlaştırıcı bir anayasa
özlemi tüm toplum kesimlerince dile getirilmektedir.
Türk toplumu demokrasiyi tüm siyasal eylemleriyle birlikte
yaşamakta, sosyal barışın vazgeçilmezinin lâiklik olduğunu görmekte,
her şeyden önemlisi tüm bireysel, toplumsal ve siyasal taleplerin bir
özgürlük sorunu olduğuna yönelik kültürün geliştiğine tanıklık
etmektedir. Bu hızlı dönüşüm içinde geleneksel, ideolojik ve metafizik
bağlarından kopan toplumda bireylerin kimlik arayışlarının ortaya
çıkması kaçınılmazdır. Dönüşüm hızla siyasal yapıyı da etkilemekte ve
onu zorlamaktadır. Yüzelli yıllık çağdaş uygarlık mücadelemiz,
toplumsal dönüşümün ancak ve ancak çağdaş batılı değerler paralelinde,
tek meşruiyet kaynağı özgürlükler olan demokratik, lâik ve sosyal hukuk
devletine ulaşılmasıyla ileri bir düzeye taşınabileceğini
göstermektedir. Demokratikleşerek özgürlükçü bir düzene doğru gitmediği
sürece, siyasal yapının toplumsal dönüşüme cevap verebilmesi
olanaksızdır. İç barış, toplumun yalnızca demokratik kültüre sahip
olmasıyla değil, siyasetin ve bürokrasinin demokratik bir kültürü
içselleştirmesiyle sağlanabilir.
Bürokratik yapıyı özgürlükçü demokratik işleyişe engel olmaktan
çıkarıp, ulusun demokratik iradesinin gerçekleşmesi yolunda kullanan,
insan onuru ve özgürlükleri dışında hiçbir kutsal değer tanımayan,
temel hakları çağdaş bir istisnâ ile sınırlayan, devletin bütün işlem
ve eylemlerini tarafsız ve bağımsız yargı denetimine tabi kılan, ancak
bununla yetinmeyip yargı organları üzerinde demokratik bir denetim
kuran, siyasi ve bürokratik karar mekanizmalarında kadın-erkek
eşitliğini sağlayan, diğer yandan değişen ekonomik, sosyal ve kültürel
gelişmelere paralel olarak hızlı karar alınmasını ve icrasını olanaklı
kılan bir anayasanın hazırlanması gerekir. Kuşkusuz bu anayasanın tüm
görüşlerin ve kesitlerin katıldığı müzakereci bir ortamda hazırlanıp
kabul edilmesi Anayasanın toplumsal barışı sağlama iddiasını
güçlendirecektir.
Yeni anayasanın, yıkıcı etkileri gittikçe artan çevre ve iklim
sorunlarına gelecek kuşakların özgürlükleri adına müdâhale direktifi
içermesi yalnızca Türkiye'ye karşı değil, aynı zamanda Dünya'ya karşı
sorumluluğun da bir gereğidir.
Değerli Konuklar, Son bir yıldır ülkemizde hukuk ve siyaset
ilişkisinin yoğunlaştığı ve hassas bir boyut kazandığı hepimizin
malumudur. Özellikle Anayasa Mahkemesi'ne intikal eden bazı davaların
doğası gereği siyasal nitelikli olmaları yoğun tartışmaları da
beraberinde getirmiştir. Mahkeme kararları elbette tartışılabilir ve
eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletinde bunun aksi düşünülemez.
Yargı kararlarının eleştirilmediği yerde, yargının kendisini yenilemesi
ve geliştirmesi mümkün değildir. Ancak, yargı kararlarının
eleştirilebilmesi onların bağlayıcılığını ortadan kaldırmamaktadır.
Kurumlar ve kişiler şu ya da bu sebeple mahkeme kararlarını
beğenmeyebilirler. Ancak, anayasal yetki kullanılarak verilen
kararların yerine getirilmemesi veya savsaklanması hukuk devletinde
düşünülemez.
Diğer yandan, devlet organları arasındaki ilişkiler konusunda bilgi
kirliliği ve kavram karışıklığı, anayasal bir ilke olan kuvvetler
ayrılığının tam olarak anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Anayasal
devletin temel niteliklerinden biri olan kuvvetler ayrılığının amacı,
iktidarın tek elde toplanması sonucu temel hak ve özgürlüklerin ihlal
edilmesini engellemektir. Bu nedenle, kuvvetler ayrılığı ilkesi devlet
egemenliğinin üç unsuru olan yasama, yürütme ve yargının farklı
organlara verilmesini zorunlu kılmaktadır. Nitekim, Anayasamızın
Başlangıç bölümünde kuvvetler ayrımı "Devlet organları arasında
üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve
görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir
işbölümü ve işbirliği" olarak tanımlanmaktadır. Bu işbölümü ve
işbirliğinin şartları da Anayasada belirlenmiştir. "Hiçbir kimse veya
organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz"
hükmünü içeren Anayasada, her bir devlet organının yetki ve görevleri
açıkça belirtilmiştir. Bu durum karşısında, tüm kurumlar güçler
ayrılığına tam bağlılık içinde görevlerini yerine getirdikleri sürece
her türlü sorunun çözümünün zor olmayacağı açıktır.
Yasama, yürütme ve yargı organlarının hareket alanlarını genişletme
çabaları güçler arası çatışmanın en belirgin sebebidir. Söz konusu
güçler kaynağını anayasa'dan almadığı bir yetkiyi üstünlük kurmak için
kullandığı sürece bu çatışma devam edecektir.
Yasama ve yürütme erki yargısal, siyasal ve demokratik kamuoyunun
denetimine tâbi olmasına karşılık yargı yalnızca kendi içinde işlevsel
bir denetime tâbidir. Halk adına egemenlik yetkisi kullanan yargı
halkın demokratik denetimine tâbi olmadığı gibi yargısal faaliyetlere
ilişkin kamuoyu oluşumunu engelleyebilecek önemli yetkilere de
sahiptir. Verdiği tüm kararlar bireylerin temel hak ve özgürlükleriyle
ilişkili olduğu dikkate alındığında yargısal yetkilerin çok hassas
dengelere işaret ettiği ve en küçük sapmada ciddî sorunlara yol açtığı
bir gerçektir.
Demokratik bir hukuk devleti olma yolunda önemli bir adım olan ve
toplumda özgürlük bilincine ciddî katkılar sağlayan Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin yargılama yetkisinin kabul edilmesinin ardından
ülkemiz aleyhine verilen kararlar, ağırlıklı olarak, yargı yoluyla
gerçekleştirilen hak ihlallerine dayanmaktadır. 1999 yılında Avrupa
Birliğinin aday statüsünü kazandıktan sonra kabul edilen reform
paketlerinin önemli kısmı yargının temel haklarla ilgili bu ihlallerini
ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği ihlal kararlarının
"yargılamanın yenilenmesi" sebebi olarak usûl yasalarına girmesi ve
Anayasa'nın 90. maddesinde de temel hak ve özgürlüklere ilişkin
uluslararası sözleşme hükümleri ile ulusal yasaların aynı konuda farklı
hükümler içermesinden dolayı çıkabilecek uyuşmazlıklarda uygulama
önceliğinin uluslararası sözleşme hükümlerine verilmiş olması,
yargıçların uygulamadaki isteksizliğini ve ihmâl tekniğini ortadan
kaldırmaya yetmemiştir.
Hukukun üstünlüğü yargıcın üstünlüğü anlamına gelmez. Anayasanın ve
yasaların bağlayıcılığı vatandaşlardan önce devlet organları ve yargı
mercileri için geçerlidir. Anayasa'nın bağlayıcılığının düzenlendiği
11. maddede bağlayıcılık sıralamasında, yargı organlarının bireylerden
önce sayılması anlamsız değildir. Yargı belirli bir dereceye kadar
değil, mutlak anlamda tarafsız olmak zorundadır. Belirli bir noktadan
sonra tarafsızlığını yitiren yargıç, o noktadan itibaren artık yargıç
değildir. Çünkü tarafsızlığın olmadığı yerde adâlet yoktur. Verdiği
kararın hukûkun üstünlüğü ve adâlet ile bir ilgisi olamaz. Yargıç,
kendisine anayasa ve yasalarla verilmiş görevler dışında misyon
üstlenemez. Unutulmamalıdır ki, hukukun dışına çıkmakla korunabilecek
bir sistem esasen korunmaya değer değildir.
Mahkemeler adâlet dağıtan kurumlardır. Adâlet ise toplum ve devlet
hayatının en temel değeridir. Adâlet mülkün temelidir sözü bu anlamda
sâdece adliye saraylarına değil, her yargıcın vicdanına kazınmalıdır.
Unutmayalım ki, adâlete güvenin zedelendiği bir yer de toplumsal ve
siyasal bağların çözülmesi kolaylaşır. Millet adına kullanılan yargı
yetkisinin adâlet duygularını tatmin edebilmesi için kararların
irdelenmesi, eleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Kurumsal
özeleştiri, yapılan görevin ve sorumluluğun doğal sonucu olup, anayasal
organlar bu özeleştiriyi yapabilme cesaretini gösterebilmelidir. Ancak,
yargı kararlarının eleştirilmesi hakârete ve güven zedelemeye
dönüştüğünde kurumsal ve toplumsal barışın bozulması kaçınılmazdır.
Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesine intikal etmiş dâvâlarla ilgili
olarak, gerek ulusal gerekse uluslararası çevrelerce Mahkemeyi
yönlendirme, etkileme ve baskı altında tutma girişimleri büyük bir
üzüntü ile takip edilmektedir. Mahkeme üyelerinin verdikleri oylar
gözetilerek görsel ve yazılı basında hangi Cumhurbaşkanının kimi
seçtiği ve nasıl oy kullandıkları biçimindeki kategorik
değerlendirmeler, yargıçların kendilerini koruma içgüdülerini harekete
geçirerek vicdani kanaatlerini saptırmaya yönelik ağır bir saldırı
niteliğindedir. Mahkeme üyelerinin görüntülerinin her dakika televizyon
ekranlarından gösterilmesi, haber yada açıkoturumlarda isim verilerek
hedef haline getirilmesi yaşanmış elim olaylardan ders çıkarmayanları
sorumluluktan kurtaramayacaktır.
Yapılanları izliyor ve farkındayız.
Haber vermekle yorum yapmayı birbirine karıştıran, bireyin
değerlendirme hakkını elinden alarak onu şartlandıran ve insan onurunu
hiçe sayan bir yayın anlayışının çağdaş dünyada örneği bulunmamaktadır.
Tüm bu olumsuzluklar Anayasa Mahkemesinin Türkiye Cumhuriyetinin üniter
yapısını koruma ve gerçekten demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti
olması yolundaki gayretlerini asla durduramayacaktır.
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar
Hukuk, keyfi yönetimlere karşı bireylerin son sığınağıdır. Hukukun
olmadığı yerde özgürlük de yoktur. Özgürlük, adâlete dayalı bir hukuk
düzeninin olduğu yerde korunabilir. Bu düzenin en büyük teminatı da hiç
kuşkusuz yargıçlardır. Bu nedenle, hukuka ve onu uygulamakla görevli
yargı organlarına güvenin azalması demokratik hukuk devletinde sonun
başlangıcıdır. Hukuk, bütün kurumların ve devletin bekasının garantisi
olan adaletin en önemli aracıdır. Bu kavramın aşındırılması, içinin
boşaltılması ve en önemlisi kısır siyasî çekişmelerin aracı hâline
getirilmesi, bir topluma yapılacak en büyük kötülüktür. Hukuku istismâr
edenlerin, onu politik çıkarların aracı hâline getirmeye çalışanların
unutmaması gereken tek şey, farklı görüşlere, düşüncelere, ideolojilere
sahip toplum üyeleri olarak herkesin farklılıklarıyla bir arada
yaşamasının önkoşulu olan hukuku ve onun üstünlüğünü zedeleyecek
davranışlardan özenle kaçınmaları gerektiğidir.
Çağdaş anayasaların yönetim biçimi konusunda tek tercihi
demokrasidir. Demokrasi, en geniş anlamda "halkın halk için halk
tarafından yönetimi" olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda belirleyici
olan ve demokrasiyi otoriter yönetim modellerinden ayıran "halk
tarafından yönetim"dir. Halkın yönetimde özne olmasıda, ancak karar
alma mekanizmalarına katılması ve belirleyici olmasıyla mümkündür.
Demokrasilerde karar alma sürecinde belirleyici olan "çoğunluk"
ilkesidir. Sîyasi kararlar, serbest seçimlerde halkın çoğunluğunun
seçtiği temsilciler tarafından alınmaktadır. Toplumsal ve siyasal
çeşitlilik çoğunluk yönetimini pratik bir zorunluluk hâline
getirmiştir. Elbette, özellikle anayasal konularda mümkün olan en geniş
katılımla ve uzlaşmayla karar alınması idealdir. Ancak, gerçek hayatta
ideallere ulaşmak her zaman mümkün olmadığından bu pratik zorunluluk
çağdaş temsili demokrasilerde çoğunluk yönetimini kaçınılmaz kılmıştır.
Ancak, modern demokrasiler çoğunluğun mutlak yönetimi anlamına da
gelmemektedir. Anayasamızın Başlangıç kısmında belirtilen "hürriyetçi
demokrasi", aynı zamanda azınlıkta kalanları korumak için çoğunluğun
mutlak iktidarının sınırlandırılması gerektiğini ifade etmektedir.
Özgürlüklere tehdit oluşturması bakımından bir kişinin sınırsız
iktidarı ile çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir fark
yoktur. İktidarın yozlaştırıcı doğası ve tarihsel tecrübe dikkate
alındığında bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Lord Acton'un ifade
ettiği gibi "iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır."
Siyasi iktidarın sınırlandırılması gerektiği fikri bu temel varsayımdan
hareket etmektedir.
Esasen anayasa yargısının meşruiyeti de temel hak ve özgürlükleri
korumak için çoğunluğun iktidarını sınırlandırma işlevinden
kaynaklanmaktadır. Siyasal iktidarları anayasal çerçevede tutmanın en
etkili yollarından biri olarak kabul edilen anayasa mahkemelerinin aslî
görevi, anayasal devletin teminatı olarak, ferdin hak ve özgürlüklerini
devlet otoritesini kullanan diğer kurumlar karşısında korumaktır. Bu
vâroluş hikmetinden uzaklaştığı ve bireysel hakları koruyamadığı
takdirde anayasa mahkemeleri meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalmaya
mahkûmdur.
Bu arada hemen belirtmek gerekir ki, ülkemizde anayasa yargısının
demokratik meşruiyeti açısından tartışılan bir sorun da anayasallık
denetimi yapan organın oluşumunda parlamentonun devre dışı
bırakılmasıdır. Bilindiği üzere, anayasa yargısına yer veren modern
demokrasilerde parlamento şu ya da bu ölçüde anayasa mahkemelerinin üye
oluşumuna katılmaktadır. Bu, anayasa mahkemelerinin Kelsen'in
ifadesiyle, "negatif yasa koyucu" oldukları gerçeği karşısında
kaçınılmaz bir gerekliliktir. Nitekim 1961 Anayasası bile Anayasa
Mahkemesi üyelerinin üçte birinin yasama organı tarafından seçilmesi
yöntemini benimsemişken mevcut Anayasamız, dönemin şartlarına ve
siyasal kurumlarına bir tepki olarak, Anayasa Mahkemesi'ne
parlamentonun üye seçmesine kapıları tamamen kapatmıştır.
Bugün gelinen noktada anayasa yargısı ile yasama organı
ilişkilerindeki bu güvensizliğin ortadan kaldırılması için egemenlik
yetkisi kullanan anayasa yargısının ulus iradesiyle bağlantısının
kurulması gerekliliği açıktır. Yapılacak seçimlerde liyakatin ve
objektif kriterlerin esas alınacağı bir yöntemin öngörülmesi, bu
konudaki olumsuz sonuçları ortadan kaldıracaktır.
Demokratik hukuk devletinin varlık nedeni, bireyin doğuştan ve
sadece insan olmasından dolayı sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerini
etkili bir şekilde korumaktır. İnsan haklarının özü, insan onurunun bir
değer olarak korunmasıdır. İnsan ya da insanlık onuru denilen değer,
kişinin ancak insanca yaşama tarzının korunmasıyla olanaklıdır. İnsan
onuruna saygı, insanın ne olacağına ve nasıl olacağına kendisinin karar
vermesini gerektirir. Köleliğin kötülüğü köle olanın kendi kararını
kendisinin verememesinde, efendisinin idaresine tâbi olmasında,
kısacası özne değil nesne olmasında yatmaktadır. Oysa, özgürlük kişinin
nesne değil özne olmasını gerektirir.
İnsan onurunu temellendiren, demokratik hukuk devletinin olmazsa
olmaz koşullarından biri de kuşkusuz, düşünceyi ifade özgürlüğüdür.
Anayasa ve yasalarda hak ve özgürlüklere verilen yer, ulusların kültür
ve uygarlık alanında ulaştıkları düzeyin bir göstergesi olarak kabul
edilmekte, düşünce özgürlüğü ise ülkelerin demokratik sicilinin
saptanmasında en belirgin ölçü sayılmaktadır.
Alman Anayasa Mahkemesi de birçok kararında düşünce özgürlüğünün
hürriyetçi demokratik düzen için kurucu bir nitelik taşıdığını, bu
düzenin hayat öğesi olan sürekli düşünsel hesaplaşmanın ancak bu
özgürlüğün varlığı ile mümkün olacağını belirtmiştir.
1982 Anayasasında düşünce özgürlüğü "düşünce ve kanaat özgürlüğü"
ve "düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü" olarak iki ayrı maddede
düzenlenmiş olsa da, bu kavramla her zaman düşünceyi açıklama özgürlüğü
anlatılmak istenmiştir. Bu özgürlük, insanın serbestçe bilgilenmesi,
düşüncelere ulaşabilmesi, onları başkalarına iletebilmesi, düşünce ve
kanaatleri nedeniyle suçlanamamasıdır.
Bireyin iç dünyasından çıkmamış ve toplumun beğenisine sunulmamış
bir düşüncenin anayasal korumaya ihtiyacı olamaz. Farklı düşüncelerin
ifade edilmesinin yasaklanarak, tarihsel, toplumsal ve siyasal
olaylarda "tek doğrunun" varlığını savunmak demokrasinin birlikte
yaşamayacağı tabular yaratmaktan öte sonuç doğurmamaktadır.
Aynı olguların farklı kişilerde farklı algılama sonucu farklı inanç
ve kanaatlere yol açtığı biyolojik bir gerçektir. Bireyin yerine
geçerek onun ne düşünmesi ya da nasıl hissetmesi gerektiğine karar
vermek ancak "dayatma" kavramıyla tanımlanabilir. Oysa, demokrasiler
tartışma ve aykırılıkların olmayışı üzerine değil, tam tersine, onların
varlığı ve etkinliği üzerine kuruludur.
Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk, "Özgürlük olmayan bir
ülkede ölüm ve yıkım vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası
özgürlüktür" ifadesiyle tüm tabulara karşı çıkarken şöyle diyordu: "Ben
manevî miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum. Zaman
süratle ilerliyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek düsturlar
getirildiğini ileri sürmek aklın ve bilimin gelişmesini inkar etmek
olur. Benim manevi mirasçılarım yalnızca aklın ve bilimin rehberliğini
benimseyenlerdir."
Georges Clémenceou'nun "konuşan ülkelerde zafer susan ülkelerde
utanç vardır" sözünün devamı olarak ifade özgürlüğünün ve çoğulculuğun
gönül birliğimizi ve bütünlüğümüzü pekiştireceği çoklukta birliğin bizi
güçlendireceği açıktır. Demokrasi rejimlerin en yüreklisi olarak tarif
edilirken, yalnızca ilgi uyandırmayan, tedirgin etmeyen düşüncelere
değil, tersine, toplumu inciten, sarsan görüşlerin sergilenmesine de
izin verdiği için yüceltilmiştir.
Irkı ve rengi ne olursa olsun, inansın inanmasın, her insanı aziz kılan, kendini ifade edebilmesi ve insan olma onurudur.
Düşünceyi ifade özgürlüğünün "içinden düşün", mantığına
indirgenerek hapsedilmesi bu özgürlüğün ortadan kaldırılması ile
eşdeğerdedir. Şiddet olgusu ile ifade özgürlüğünün birbirinden
ayrılmasının öncelik kazandığı ortadadır. Savaş dili değil barış dili
argümanlarını kullanarak kendini ifade edenlerin insanlık onuru
korunmalıdır. Bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri,
konuşabilmeleri, uyuşmazlık ve kavga yerine çözüm ve barış getirir.
Konuşamadığımız yerde ancak kötülükler üretiriz. Düşünceyi açıklama
özgürlüğü, herkesin kendi kimliğiyle ortaya çıkmasına olanak sağlayan,
sahteliği ve ikiyüzlülüğü yok eden onurlu bir hayatın sigortasıdır.
Herkesin aynı şekilde düşünmeye ve inanmaya zorlandığı bir ülkede
çoğulcu demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Tek doğru anlayışı
etrafında toplumu şekillendirmek isteyen bir siyasi yapı, bir adım
ötede siyasi vesayetçiliğin tuzağına düşecektir. Vesayetçilik, bireyin
ve toplumun henüz olgunlaşmamış, iyi ve kötü ayrımını yapamayan
varlıklar olarak görülmesinden kaynaklanır. Alman filozof Kant'ın
ifadesiyle, tasavvur edilebilen en büyük despotizmin doğduğu yer de tam
burasıdır.
Türk milleti demokratik, lâik ve siyasal gelişimini kimi
olumsuzluklara rağmen büyük bir özveriyle sürdürmeye devam etmekte,
demokrasi ve lâiklikten birinin diğerine tercih edilmesinin bilimsel
açıdan yanlış, siyasal yönden de tehlikeli olduğunu çok iyi
bilmektedir. Dinin Devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün
yapısı içinde korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da
inançsızlıkların bir arada yaşamasının temel güvencesi olan laiklik bir
büyük "barış projesi" olarak Türk toplumunun koruması ve güvencesi
altındadır.
Bireyin siyasal yapının oluşumuna özgürce ve eşit olarak iştirak
edemediği, bir azınlığın ya da çoğunluğun inançları nedeniyle siyasal
katılımdan uzaklaştırıldığı yerde demokrasi olmayacağı gibi lâiklikten
de söz edilemez. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı olanı yani
"öteki"ni kendi varlığının ve var oluşunun teminatı olarak görmeyip onu
yok edilmesi gereken bir "düşman" olarak nitelediği müddetçe, çağdaş
demokrasinin muhtaç olduğu hoşgörü ve çoğulculuğu sağlamak mümkün
değildir. İşte tam da bu noktada laik devlet gücüne yaşamsal değerde
ihtiyaç duyulmaktadır.
Çoğulcu ve katılımcı devlet, bir orkestra şefi gibi farklı sesleri
ahenkli hale getirme becerisini gösteren, maskeli toplum ve ikiyüzlü
birey ahlakının oluşumuna izin vermeyen devlettir.
Sayın Cumhurbaşkanım, gücünü özgürlüklerden alan demokrasinin
özgürlük alanını genişlettikçe bağışıklık sistemini de güçlendireceği
açıktır. Toplumu kendi içinde ayrıştıran, onu devletine karşı soğutan,
insanlık onurunu işkenceye tabi tutan bir yönetim anlayışı çağdaş
dünyada yer bulamayacaktır.
Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma
girişimlerinin ülkenin batışını hızlandırmaktan başka işe yaramayacağı
bilinmelidir.
Çağın kenar mahallesinde yaşamamak için uygar dünyayla tanışmak ve
kimliğimizi kaybetmeden bütünleşmek zorunluluktur. Evrensel kavramlara
farklı anlamlar yükleyerek evrensel dilin ortadan kaldırılması çağdaş
dünya ile bağlantımızı koparacaktır.
Bugün sorunları çözmek için harcanması gereken çabadan daha çok,
sanki çözülmemesi için büyük çaba sarf ediyoruz. Sorunlar ötelenmekte
gerginlik tırmandırılmaktadır.
Toplumun siyasal, etnik ve dinsel kesimleri arasında ciddi bir
güven bunalımının olduğu saklanamaz bir gerçektir. Güvensizlik kavgayı
ve dayatmaları da berâberinde getirmektedir. Gücü elinde bulunduranlar
karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve korkularını ortadan kaldıracak
çözümleri üretmediği sürece bu çatlak derinleşecektir.
Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Yaşanan hayat tarzlarının
ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve korkular
âcilen değerlendirilmeye alınmalıdır. Aksi hâlde, her şeyin rejim
sorunu haline getirildiği ülkemizde birlikte yaşama koşulları daha da
ağırlaşacaktır.
Şu günlerde, kişisel, toplumsal ve kurumsal uzlaşmaya her
zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Anayasal sorunlarımızı
çatışmayla değil, hukuk kuralları çerçevesinde karşılıklı diyalog ve
uzlaşma yoluyla çözmek zorundayız. Siyasi kutuplaşmaların bu ülkeye
ağır bedeller ödettiği hepimizin malumudur. Demokrasi ve hukukun
üstünlüğü temelinde çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur. Demokrasi kurum
ve kurallar rejimidir. Kurumlar, kurallara uyarak görevlerini
yaptığında kriz olarak görünen sıkıntılardan da demokratik hukuk
devleti güçlenerek çıkar. Önceki nesillerden devraldığımız medeniyeti,
kültürü ve geleneği yıkıcı ve olumsuz unsurlardan arındırılmış bir
şekilde gelecek kuşaklara devretmek hepimizin ortak görevidir.
Unutmayalım ki tek bir Türkiye var. Kaptanından güvertedeki yolcularına
kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu geminin sağlam, güvenilir ve
huzurlu bir şekilde yol alması hepimizin en büyük amacı olmalıdır. Gün,
ayrılıkları öne çıkarma, toplumsal ve siyasal kutuplaşmaları körükleme
günü değildir. Gün, farklılıklarımızı zenginlik kabul edip bir arada,
refah ve özgürlük içinde yaşamak için elimizden geleni yapma günüdür.
Gün, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olarak çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşmak için bir adım daha atma günüdür.
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,
Konuşmamın sonunda, yaş sınırı nedeniyle 12 Haziran 2007 tarihinde
emekliye ayrılan Anayasa Mahkemesinin saygı değer Başkanı Tülây
Tuğcu'ya bundan sonraki emeklilik hayatında sağlık, esenlik ve mutluluk
içinde geçirecek uzun bir ömür diliyorum.
Katılmakla onur verdiğiniz kuruluş yıldönümümüzde sizleri aramızda
görmekten dolayı şahsım ve mahkememiz adına en iyi dileklerimi ve
saygılarımı sunuyorum.
25.04.2008
Haşim KILIÇ
Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa Mahkemesi Başkanı
Haşim
Kılıç: Laiklik, farklı din, inanç ya da inançsızlıkların birlikte
yaşamasının güvencesi. Gücü elde tutanlar, korkuları giderecek çözümü
üretmeli. 'İçinden düşün' demek düşünce özgürlüğüne aykırı
Tarafsız yargı:
Mahkeme kararları eleştirilebilir, bu hakaret ve güven zedelemeye
dönüşmemeli. Ulusal ve uluslararası çevrelerin mahkemeyi etkileme
girişimleri üzüntü verici. Yargıçlar hedef gösteriliyor. Yargı bir
dereceye kadar değil, mutlak tarafsız olmalı.
'İçinden düşün':
Özgürlüklere tehdit bakımından, bir kişinin sınırsız iktidarı ile
çoğunluğun sınırsız iktidarı arasında özde bir fark yok. Düşünceyi
ifade özgürlüğü 'içinden düşün' mantığına indirgenerek hapsedilemez.
Laiklik, barıştır:
Dinin devlet yönetimi ve siyasetten arındırılarak özgün yapısı içinde
korunması, farklı inanç ve dinlerin ya da inançsızlıkların bir arada
yaşamasının güvencesi olan laiklik büyük 'barış projesi' olarak Türk
toplumunun koruması altında.
İktidara uyarı:
Gücü elde bulunduranlar, karşı düşüncedekilerin güvensizliğini ve
korkularını ortadan kaldıracak çözümleri üretmediği sürece çatlak
derinleşir. Hissedilen korkular göz ardı edilemez. Hayat tarzlarının
ideoloji haline geldiği bir dünyada duyulan güvensizlik ve korkular
acil değerlendirilmeye alınmalı.
'Ergenekon'culuğa:
Hukuk dışı yollardan güç alarak rejimi ya da ülkeyi kurtarma
girişimleri ülkenin batışını hızlandırmaktan başka işe yaramaz.
Evrensel kavramlara farklı anlam yükleyerek evrensel dilin ortadan
kaldırılması çağdaş dünyayla bağı koparır.
Aynı gemideyiz:
Demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde çözülemeyecek hiçbir sorun
yoktur. Unutmayalım ki tek bir Türkiye var. Kaptanından güvertedeki
yolcularına kadar hepimiz aynı geminin içindeyiz.
Devletlerarası çatışmaların, savaşların ya
da bir türlü çözülemeyen sorunların bedelini halklar öder ama bazen de
bir süre sonra o anlaşmazlıkların çözülmesinin önündeki en büyük
engellerden biri de halkların kendisi oluverir.
Bazıları, halkların arasındaki bu tip sorunların ya da bir halkın
oluşturduğu bir kanaatin kolay değiştirebileceğini öne sürer ama,
yıllar içinde kemikleşen o fikirler öyle pat diye değişmezler maalesef.
İsrail halkı için de Golan Tepeleri biraz böyle bir sorundur.
İsraillilerin bir kısmı için Golan Tepeleri yalnızca orada
üretilen ya da üretildiği öne sürülen o nefis şaraplar için bile işgal
altında tutulması gereken bir yerdir. Meseleye yalnızca şarap bakış
açısı ile yaklaşmayan İsraillilerin bir kısmı da hali hazırda o
tepelerde yaşayan yaklaşık 20 bin İsraillinin evlerini terk etmesini
'ilke olarak' doğru bulmazlar. Bazılarına göre de Golan Tepeleri
"İsrail'in gözleridir". Çünkü o tepelerden en büyük "düşmanlardan" biri
olan Suriye tabak gibi görünür. Bunların da ötesinde Suriye'nin hiçbir
şart altında güvenilir olmadığını öne süren, dolayısıyla durup dururken
Golan Tepelerinden vazgeçmenin bir güçsüzlük ifadesi olarak alınacağını
düşünen İsrailliler vardır.
Öte yandan Golan tepeleri yalnızca Golan tepeleri değil. Su
kaynaklarının nasıl paylaşılacağı bir yana, tepelerin Suriye'ye iadesi
karşılığında yapılacak olan güvenlik düzenlemelerinin yalnızca iki ülke
açısından değil, bütün bölge için büyük bir önemi var. Suriye'nin Hamas
ve Hizbullah ile ilişkilerini nasıl düzenleyeceği, Şam yönetiminin
Tahran ile olan muhabbetini hangi seviyede tutacağı da çök önemli.
Zaten hem kilit, hem anahtar asıl bu meseleler. Ayrıca şurası da
bilinen bir gerçek ki, Ortadoğu anlaşmazlıklarında sona kalana bir şey
kalmayacak. Yani İsrail-Suriye anlaşmazlıkları önce çözülürse,
Filistin'in alabilecekleri azalacak çünkü o zaman İsrail kendisini çok
daha fazla güçlü hissedecek, üstelik Filistin'e direnmesi için güç
verecek dışarıdaki istekliler de azalması söz konusu.
Golan tepeleri üzerinden İsrail ve Suriye'nin yaptığı pazarlık
yeni değil elbette. Daha önce de birkaç kez denendi. Madrid Barış
görüşmelerinde mesela. Ya da iki yıl önceki Lübnan-İsrail savaşından
hemen sonra Şam yönetiminin bazı açılım denemeleri oldu. Fakat mesele
bu sefer biraz daha ciddiyet kazanmışa benziyor.
Her şeyden önce İsrail yönetimde bir tavır değişikliği var. Daha
önce Golan tepelerinin iadesi için Suriye'nin önce Hizbullah ve Hamas
ile olan ilişkilerini düzenlemesini isteyen İsrail, şimdi anlaşılıyor
ki, Türkiye'nin arabuluculuğunda yapılacak olan dolaylı pazarlıklara
başlamak için ön koşul öne sürmekte o kadar da ısrarlı değil.
Fakat Ortadoğu'nun yazılı olmayan kurallarından başka biri de
işliyor, bir yandan görüşme masası olasılığı tartışılırken, bir yandan
da iki ülke arasında kontrollü bir gerginlik de var. İsrail geniş çaplı
askeri tatbikatlar yaptı, Suriye de sınara yığınak. Fakat bu arada
Hizbullah'ın önemli liderlerinden birinin geçen yıl Şam'da
öldürülmesinin ardında İsrail'in olduğu fikri ısıtılırken, bir yandan
da İsrail'in yine geçen sene bombaladığı Suriye topraklarındaki bir
üssün kuzey Kore ile birlikte geliştirilen nükleer tesis olduğu artık
neredeyse netlik kazandı.
Bütün bu denklemde 'topal ördek' ABD yönetiminin nerede duracağı
da ayrı bir tartışma konusu. Suriye'yi izole etme konusunda kararlı
olan ABD yönetimi, neredeyse 'ne barış pazarlığı, oturun oturduğunuz
yerde' deme eğilimi gösteriyor. İsrail ile sorunlarını çözmeye başlamış
bir Suriye yönetiminin Lübnan üzerindeki etkisini sağlamlaştırarak
devam ettirme olasılığı ABD yönetimini düşündürüyor.
Savaşları, çatışmaları başlatmak ne kadar kolay, ama yıllar
geçtikçe çözmek daha fazla zaman ve enerji istiyor.
Fakat Ortadoğu'nun
dengelerini barış için değiştirme vakti çoktan gelmişti.
Hele ki bu
değişiklik Türkiye'nin de katkıları ile
Kürt bir dostumun yaşlı annesi televizyonda
Baykal'ın konuşmasını izledikten sonra sormuş: 'Bu Baykal bizden ne
istiyor evladım?.' Sizi bilmem ama bende de benzer bir duygu bırakıyor
Baykal'ın konuşmaları. Hele izlerken televizyonun sesini kısarsanız ne
demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Gergin bakışlar, çatık kaşlar,
kısık gözler, sonuna dek açılmış bir ağız. Sanki yapmamız gereken bir
şey vardı da yapmamışız da o da bizi azarlıyor gibi. Birazdan tek
ayağımız üzerine cezaya kaldıracak sanki. Baykal'ın bıraktığı duygu bu
(Çocuklarda nasıl bir duygu bırakıyor kim bilir?).
Nasıl bir kaderdir ki bu Türkiye halkı-çoğunluğu değil tabii ki-
CHP'ye ve Baykal'a 'sol', 'sosyal demokrat' gibi sıfatlarla bakıyor.
Özellikle son yılların politikalarını alırsanız 'sağcı ve milliyetçi'
diye nitelenmesi gerekirken 'solcu' sıfatı gerçekten şaşırtıcı. Geçen
yıl Avrupa Parlementosu'nun önemli sol ve sosyal demokrat
siyasetçilerinin bir toplantısında onların da kafalarının ne denli
karışık olduğunu bizzat gördüm. Öyle ya bizimkiler bu kadar yakından bu
kadar yanlış değerlendiriyorlar-sa, onlar ne yapsın? O nedenle de bu
yazıyı yazarken zorlanıyorum bir yandan. CHP ve sol? Ne alaka!
Herhangi bir hareketin 'sol' sayılabilmesi, 'özgürlük', 'adalet',
'eşitlik' ve 'dayanışma' gibi kavramlara nasıl baktığıyla ilgilidir.
Çünkü sol siyaset temelde kapitalizmin insanlığa sunduğu yaşam tarzına,
daha adil, daha özgür, daha eşitlikçi ve daha dayanışmacı bir toplum
hayali üzerinden bir itirazdır. Böyle bir çerçeveden baktığımızda
Türkiye'ye gerçek bir sol siyaset için inanılmaz bir malzeme vardır
ama... Ne yazık ki 70'li ve 80'li yılların darbeleri bu malzemeyi
kullanıp da CHP'ye sol demek günahına son verecek siyasetçileri önemli
ölçüde tırpanlamış. Eksikliğin büyük kısmı burada. Tabii bir de kendini
'sol' da tanımlamış insanların küreselleşmeyle birlikte savrulmalarını
eklemek gerek bu tabloya. Bir zamanların 'antiemperyalist' ve fakat
'enternasyonalist' bir ruhla söylenen 'Bağımsız Türkiye' sloganının
bugün artık 'milliyetçi' ve 'içe kapanmacı' bir anlamda söyleniyor
olması gibi.
Seksenli yılların neoliberal politikalarının yol açtığı dünyaya
itiraz artık yalnızca kapitalizmin mağduru işçilerin üzerinden
yapılamaz. Bu dünyanın açtığı yolda nice yeni mağdurlar ortaya çıktı ve
çıkmaya da devam ediyor. Çünkü bu dünya sermayeyi ulusdevlet sınırları
ötesinde bir kere daha özgürleştirirken, ulusdevlet sınırları içinde
bastırılmış kimlikleri de (istemeyerek de olsa) özgürleştiriyor. En
azından onları ateşliyor. Onun için yeni mağduriyetler ve yeni özgürlük
talepleri ortaya çıkarıyor. O nedenle de bugün Türkiye'de bu yeni
özgürlük taleplerini, Kürtlerin, Alevilerin, Müslümanların hatta
kendilerini 'laik' olarak tanımlayanların ve daha başkalarının özgürlük
taleplerini dikkate almadan sol olmak mümkün değil.
Ne alaka var derken CHP'nin bütün bu özgürlük talepleriyle ilgili
yaklaşımlarını göz önüne getiriyorum. Bütün bu talepleri hep bir
'ayrılıkçılık' merceğinden değerlendiren MHP ile CHP arasında bir fark
var mı diye bakıyorum. Bütün bu kimlikleri kucaklayarak bir birlikte
yaşam havuzu oluşturmak siyaseti varken, bu talepleri 'ayrılıkçı'
olarak değerlendirip 'içe kapanmacı bir milliyetçilik' siyasetinin sol
ile nasıl bir ilgisi olabilir diye düşünüyorum. Son olarak kurultayın
yeni sloganlarından birini düşünüyorum:'Çekil aradan! Din de bizim,
devlet de bizim, millet de bizim!'
CHP'li dostlar alınmasın ama CHP ve sol yan yana? Ne alaka!