Göçmenler ve mülteciler...
Göçmenler 19. yüzyılın başı ile
20. yüzyılın ilk çeyreği arasında geçen sürede bu ülkenin toplumsal
yapısını yeniden harmanladılar. Ayrılan, gönderilen ve daha gidemeden
hayatlarını yitiren gayrimüslimlere karşılık olarak, Balkanlar ve
Kafkaslardan Türkiye’nin ‘içine’ akan Müslümanlar bu yeni toprakların
ve mal varlığının sahibi oldular. Osmanlı’nın ‘gayri Hıristiyan’ dış
politikası, imparatorluğun dağılma döneminde bir iç politikaya
dönüşürken, İslami kimliği de bir tür milliyetçilik haline getirdi.
Böylece Müslümanların ‘Türkleşmesi’ ve Cumhuriyet’in harcını
oluşturması da mümkün oldu. Ne var ki bütün bu süreç doğal bir değişim
dinamiğini değil, epeyce travmatik bir dönüşümü ifade etmekteydi. Çünkü
aynı dönem Arap dünyasının da kendi özgürlüğünü aradığı ve Osmanlı
yönetimini açık bir zulüm olarak tanımladığı yıllara tekabül
etmekteydi. Diğer bir deyişle Türkiye’nin yeni göçmen toplumunun
kendisini sadece din üzerinden tanımlayarak rahatlama şansı yoktu.
Alabora olmuş bir ülkede kendine özgü bir kimliğin aranması, ister
istemez sadece o insanlara ait bir kimliği işaret etmekteydi, ama
böylesine çeşitlilik içinde böyle bir kimliğin olmadığı da açıktı. Yeni
rejimin ‘Türklüğü’ öne çıkarması bu açıdan psikolojik bir tutunma
imkânı yarattı ve muhtemelen bu nedenle Kürtler dışındaki irili ufaklı
sayısız farklı etnisitenin asimilasyonu mümkün oldu.
Bu sürecin ‘olumlu’ yanı yeni bir ülkenin ve aynı devlete
bağlanmışlıktan hareketle yeni bir ‘milletin’ yaratılmasıydı. Ne var ki
söz konusu sürecin ideolojik arka planı bir de ‘olumsuz’ etki yarattı:
Bütün içselleşmemiş kimliklerde görüldüğü üzere Türk kimliği de
tedirgin, savunmacı ve dışlayıcı bir siyasi tavırla bütünleşti.
Cumhuriyet’in kurucu antlaşması olan Lozan daha birinci günden itibaren
bilinçli ve sistematik olarak ihlal edildi. Sonraki yıllarda
gayrimüslimlere yönelik olarak sahnelenen tedbirler ise bugün ancak
‘devlet zulmü’ başlığı altında ele alınabilir. Öte yandan Kürt kimliği
şiddet kullanılarak bastırılmaya çalışıldı. Bu kesimin Müslüman
oldukları için asimile olacakları beklentisinin ne denli gerçek dışı
olduğu ortaya çıktığında da, Kürtlere bir tür ‘yabancı’ kimlik
muamelesi yapıldı.
Modern dünyanın evrensel normlarına uymakta böylesine zorlanan bir
devletin, post modern dönemin göçmenleri karşısında ne hale düşeceğini
öngörmek zor değil. Artık dünyanın her yanından Türkiye’yi bir geçiş
yeri olarak kullanan ya da buralarda kalmayı düşleyen bir mülteci akını
ile karşı karşıyayız. Devlet nezdinde bu insanlar ‘bizden’ değil...
Bazılarının Müslüman olmaları bile bu gerçeği değiştirmiyor, çünkü tek
başına İslam artık kimliksel açıdan makbul sayılmıyor. Makbul olan
‘Türklük’ ama o da zaten bu devletin bazı vatandaşları ile sınırlı bir
kavram. Böylece mülteci akını ile insanlık adına bile yüzleşemeyen ve
maalesef ‘devlet zulmünü’ bu gariban insanlar üzerinde denemekten
çekinmeyen bir uygulama ortaya çıkıyor.
Mültecilerin durumu geçenlerde Kırklareli Gaziosmanpaşa Yabancı
Kabul ve Barındırma Merkezi’nde yaşanan ölüm ve yaralanma olayları ile
gündeme gelmişti. Türkiye’nin geçici sığınma imkânı verdiği bu insanlar
devletin gösterdiği yerlerde nerdeyse sefalet koşullarında zorunlu
ikamete mahkûm edilirken, kendilerine çalışma hakkı da verilmiyor. Ama
asıl iç acıtıcı olan, bu insanlara neredeyse hiç düşünülmeden suçlu
muamelesi yapılması... Ülkelerindeki ezadan kaçan insanların Türkiye’de
insanlık dışı muameleye maruz bırakılmaları ironik bir durum...
Mülteciler muhtemelen Türkiye’de devletin insana ve ‘yabancıya’ nasıl
baktığını, aslında devlet politikasının insanı yabancılaştırmak
olduğunu bilmiyorlar...
Bu bakışın ne olduğunu anlamak için tek bir örnek yeterli:
Mültecilere verilen günlük iaşe bedeli 4 lira 20 kuruş... Bununla her
türlü ihtiyaçlarını karşılamaları gerekiyor. Yani üç ayda kabaca 378
lira. Ne var ki bu insanların Türkiye’de üç aydan fazla kalmaları
halinde kendilerinden 370 lira ikamet etme vergisi alınıyor. Yani
devlet üç ay yemek parası verdikten sonra aynı parayı geri alıyor... Bu
utanç verici durum yıllardır sürmekte ve kimsenin vicdanı rahatsız
olmamakta. Yoksa hâlâ kuruluş travmasından kurtulamadık, insanlık adına
adım atacak kadar iyileşemedik mi?
Diğer Etyen Mahçupyan Makaleleri:
- 07.10.2008 - Ve biraz da namusluluk...
- 05.10.2008 - Denetimsizliğin çekiciliği
- 03.10.2008 - Bitter çikolata bayramı
- 01.10.2008 - Biraz da samimiyet...
- 30.09.2008 - Biraz cesaret...
- 28.09.2008 - Kaybedenin stratejisi
- 26.09.2008 - Aranan şeriat bulunmuştur
- 24.09.2008 - ‘Makbul gazetecilerin’ sıkıntısı
- 23.09.2008 - Siyaset üzerinden askerlik
- 21.09.2008 - Deniz Feneri aydınlatıyor
- 19.09.2008 - Demokrasi öncesi
- 17.09.2008 - Mutabakatın ulusalı olmaz!
- 16.09.2008 - Kelebek etkisi
- 14.09.2008 - Ulus-devletler korku içinde!
- 12.09.2008 - Deniz Feneri, Hilton... Darbe!
- Tüm yazıları
KIYMIK
Etyen Mahçupyan
Erzincan'da çobanlık yaparken devlet memuruna hakaret ettiği gerekçesiyle 1 yıl kitap okuma cezasına çarptırılan Özkan İlçi, bu sürede dünya klasiklerinden 41 eser okudu. Mahkeme, sanığın, her hafta Emniyet Müdürlüğü'ne giderek okuduğu kitaplardan özet çıkarmasına, bunu gerçekleştirmediği takdirde cezaevine gönderilmesine karar verdi. Bir yıl boyunca bir yandan koyunları otlatırken; diğer yandan kitap okuyan İlçi, cezasını tamamladı ve verilen süre içerisinde toplam 41 kitap okudu. 7-10 günde bir kitap bitiren İlçi'nin hayatı, aldığı ceza sayesinde değişti.

"ÖFKE, İMTİYAZ İSTEYENLEREDİR''
GAZİANTEP -
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisi için bazılarının, ''öfke dağıtıyor'' şeklinde eleştirilerde bulunduğunu ifade ederek, ''Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir'' dedi.
Erdoğan, partisinin Gaziantep Kadın Kolları 2. kongresinde yaptığı konuşmada, AK Parti'nin bir zümre partisi değil, ülkeyi bir bütün olarak kucaklayan bir parti olduğunu bildirdi. Erdoğan, ''AK Parti, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesinden doğan, milli iradeyi iktidara taşımaktan başka muradı olmayan bir partidir'' diye konuştu.
Hükümetin başarılarından söz eden Erdoğan, partililerin ''AK Parti'ye uzanan eller kırılsın'' şeklindeki sloganları üzerine araya giren Erdoğan, ''Hiç bunlara gerek yok. Demokrasilerde bizim talebimiz, ellerin kırılması olmaz, bizim talebimiz zulüm olmaz, bizim talebimiz şifa dağıtmak olur. Biz kavga için gelmedik, sevgi için geldik. Bizim farkımız bu'' dedi.
Kendilerini anlamak istemeyenlerin olabileceğini dile getiren Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Ben bu aralar bazı televizyon kanallarını zaman zaman izliyorum. Diyorlar ki işte 'Başbakan öfke dağıtıyor, işte Başbakan 'şöyle' diyor, 'böyle' diyor.
Başbakan'ın o öfke dağıttığı anda bile bu ülkeye hizmet vardır. Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir. Bunu da böyle bilin. Çünkü, 5 yıllık süre içinde biz imtiyaz dağıtmadık. Biz imtiyazın sadece millete ait olduğunu bildik ve millete imtiyaz dağıtmaya gayret ediyoruz."
Başbakan Erdoğan'ın konuşmasından öne çıkan ifadeler başlıklarıyla şöyle:
* ''Birileri yaparsa doğru, aynı şeyi bir başkası yaparsa yanlış. Olmaz.''
* ''Sayın Baykal, yeri geliyor, bakıyorsun, ayetler gayet güzel okuyor maşallah. Bazen bakıyorsun, imamı azam, imamı ebu yusuf, bunları da aşıyor, geçiyor. Onlardan da güzel fetvalar filan bunları da söylüyor. Bu meşru, serbest. Ona herhangi bir şey yok, serbest...''
* ''Biz diyorduk ki, ''Bu ülkede, benim ülkemde, bizim vatanımda, başörtülüsü, başı açığı ele ele yürüdükleri gün; büyük Türkiye'dir, güçlü Türkiye'dir, huzurlu Türkiye'dir, istikrarlı Türkiye'dir.''
* ''Ayrımcılığı yapan kim? Ayrımcılığı yapan Baykal zihniyeti. Ayrımcılığı yapan bunlar.''
* ''Niye bu kapıları, bariyerleri birilerinin yüzüne kapamak? Neden? Buna kimsenin hakkı yok. Bunu aştığımız gün çok şeyler başarırız.''









laleler güller günü 1 mayıs









