Kürtler’in Türkler’le kader birliği devam ediyor |
|
RUŞEN ÇAKIR Türkiye’nin Kürt sorunu üzerine uluslararası alanda çok sayıda araştırma ve inceleme yayınlandı. Bu çalışmaların büyük kısmında, çoğunluğu oluşturan etnik grubun, yani Türklerin Kürt kökenli yurttaşları asimile etme, yani kendisine benzetme arayışı içinde olduğu ve bütün sorunun da bundan çıktığı ileri sürülür.
Ünlü siyaset bilimcimiz Profesör Metin Heper ise bu yaklaşıma itiraz
ediyor ve ne Osmanlı İmparatorluğu’nun, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin
asla Kürt kimliğini inkar etmediğini düşünüyor. Prof. Heper’in tezini
ayrıntılarıyla ele aldığı “Devlet ve Kürtler” adlı kitabı önce
İngilizce, geçtiğimiz günlerde Doğan Kitapçılık tarafından Türkçe
yayınlandı. Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler
Fakültesi Dekanı olan Prof. Heper sorularımızı şöyle yanıtladı:Çok uzun süre çalıştığınız, çok emek verdiğiniz bir kitap söz konusu. Öncelikle niye böyle bir kitap? Böyle bir kitabı düşünmüyordum ama bu konuda yazılan çizilen şeyleri takip ediyordum. Türkiye’de çeşitli kişilerin tepkilerini de gözlüyordum. Sokaktaki adam, Türkiye’de daha biraz eğitimli kişiler, bu meseleyi gerek Türkiye’de gerekse yurtdışındaki literatürdeki gibi görmüyorlar. Yurtdışındakiler ve Türkiye’de, büyük ölçüde o yurtdışındaki literatürden etkilenerek bu konuyu ele alanlar belli bir varsayımdan yola çıkıyorlar: Bir ülkede hakim bir etnik grup varsa, o diğer etnik grupları asimile etme eğilimi içinde olur, diğer etnik gruplar da ya isyan ederler ya da şu veya bu şekilde buna karşı çıkmaya çalışırlar. Hakim etnik grup da tabii devlet vasıtasıyla bu asimilasyonlara devam etmeye, isyanları bastırmaya çalışır. Türkiye’deki Kürt olayını bu şekilde açıklamak zor geliyor bana. Mesela 1920’lerin başında bir takım rahatsızlıklar var. 1925’deki Şeyh Said İsyanı gibi isyanlar 1938’e kadar devam ediyor fakat 1938’de birdenbire kesiliyor. 60’ların sonu 70’lerin başına kadar hiçbir rahatsızlık yok ve mevcut teori bunu açıklayamıyor. Gerek Osmanlı, gerek Cumhuriyet döneminde isyanlar çıkıyor fakat sonra devlet affedici bir tavır içinde. Şeyh Said’in torunları yıllar geçiyor TBMM’ye giriyor. Yani “bu literatür bunu açıklayamıyor, bunu başka türlü açıklamak lazım” diye düşünerek çalışmaya başladım. Konuyu tarihsel bir perspektifte anlatıyorsunuz hatta Orta Asya Türklerine kadar da gidiyorsunuz. Ama esas olarak Osmanlı’yı derinlemesine ele alıyorsunuz. Osmanlı döneminde hakim bir etnisite, Türk etnisitesi ne derece vardı? “Millet sistemi” diye adlandırılan yapı nasıl bir şeydi? 1920’lerde isyanlar çıkınca devletin Kürtlere karşı nasıl davrandığına bakmam gerekiyordu. Gördüm ki bir affedici tutum var, asimilasyondan ziyade bir entegrasyon temin etme gayreti var. Nerden çıkıyor diye baktığımda dikkatlerimi Osmanlı Dönemi’ne çevirdim. Osmanlı İmparatorluğu’nda devleti yöneten bir Osmanlı zümresi var, sınıf değil bu ve bu bunlar kendilerini toplumdan tecrit etmiş durumdalar. Toplumdaki herhangi bir zümreyi, sınıfı, etnik grubu veya dinsel grubu temsil etmiyorlar. Bu yönetici zümre etnik ve dinsel gruplara karşı eşit mesafede duruyor. Mesela Türkçülük 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkıyor. Osmanlılar 19. yüzyıla kadar milliyetçilik kavramına da aslında yabancı. Müslüman gruplardan biri Türkler, o zaman Türkmenler deniliyor, fakat bu Türkler hakim etnik grup değil. Gayrimüslimlerin kendi milletleri var, kendi kendilerini idare ediyorlar, kendi eğitim sistemleri var, sadece devlete karşı bazı borçları var, devlet de onları koruyor aslında. Çoğul bir yapı var ama çoğulculuk yok. Bu grupların üyeleri arasında da yakın bir ilişki var ama akşam olunca herkes evinde herkes Müslüman, Türk, Hıristiyan veya Kürt oluyor çarşıda pazarda hep birlikteler.. Bu çeşitli gruplar arasında bir kültürel etkileşim ortaya çıkıyor. Mesela gayri müslimler cenazelerini katır sırtında değil omuzlarında taşıyorlar Müslümanlar gibi. Peki kopuş nasıl yaşanıyor? 19. yüzyıl milliyetçilik yüzyılı. Bundan en çok etkilenenler gayrimüslimler, aralarında ayrılıp kendi devletlerini kurma eğilimi ortaya çıkıyor. Bunu Avrupa’daki devletler de teşvik ediyorlar. O zaman Osmanlı ne yapıyor? Tanzimatta yapmaya çalıştığı gibi “herkes eşittir” diyor, daha önce herkes eşitti ama Müslümanlar daha az eşitti, şimdi kanun karşısında herkes eşittir. İşe yaramıyor, gayrimüslimler yavaş yavaş ayrılıyorlar. Bu sefer Osmanlıcılık ortaya çıkıyor, “hepimiz Osmanlıyız” diyorlar. Bu vatandaşlık itibariyle milliyetçilik arayışı da tutmuyor ve sonunda gayrimüslimler büyük ölçüde ayrılıyorlar. Osmanlı, İslamcılığa dönüyor çünkü kalanlar esas itibariyle Müslüman. Avrupalılardan Türk olduğumuzu anlıyoruz. Bu Türkçülük de bir etnik milliyetçilik olarak ortaya çıkmıyor. Yapılmaya çalışılan şu: Gayrimüslimler ayrılmışlar, Türk olmayan Müslümanlar ayrılmışlar veya aramıza bir mesafe konulmuş, peki bu devleti kim yürütecek, bu devleti kim kurtaracak? “Türkler” diyorlar. Türkleri nitelikli bir grup haline getirmeye çalışıyorlar, geri kalanlara “işe yaramazsınız” tavrı yok. Savunmacı bir milliyetçilik bu. Peki bu sırada Kürtler ne yapıyor? Çünkü bu Araplar ve Arnavutlar gibi Türk olmayan bazı Müslüman grupların da ayrılıp bağımsız devlet kurma eğilimi var ama Kürtler farklı... Kürtlerin Türklerle kader birliği devam ediyor. 1. Dünya Savaşı bitmiş, Türkiye yer yer işgal edilmiş, Türkiye’nin silahları alınmış, ortada doğru dürüst bir devlet yok. Kürtlerin en fazla isyan edebilecekleri ve bir parça bazı devletlerin desteğiyle istikrarlığına kavuşabilecekleri an o an. Kürtler isyan etmiyorlar, birlikte İstiklal Savaşı’na başlıyoruz, omuz omuza savaşıyoruz. Buradan Kürtlerin Türklerle büyük bir entegrasyon içinde olduğu sonucuna varıyorum, fırsattan istifade etmediklerini görüyorum, bu çok önemli bir şey. Bunca olay ve 1984’ten bu yana PKK’yla birlikte yaşanan bambaşka süreç var. Bu entegrasyon ve kader birliği ciddi şekilde hırpalandı, sancıları hâlâ sürüyor. Kurtuluş Savaşı’ndaki birlikte mücadele etme ruhu hâlâ etkili bir şekilde varlığını sürdürüyor mu? Aşındığını zannetmiyorum çünkü güvenilir ampirik araştırmalar yapılıyor ve buralarda Kürtlerin en büyük şikayeti ‘Bize iyi muamele edilmedi, hâlâ edilmiyor’ oluyor. İkincisi olarak ‘Güneydoğu’nun kalkınması önemlidir’ deniliyor. Ama ‘Kürt devleti kuralım’ diyen yüzde 4 çıkıyor... Bir araştırmada ‘federasyon istiyoruz’ demişler ve bu yüksek bir oran. “Federasyondan neyi kastediyorsunuz?” denildiğinde “bize özerklik verilsin, sorunlarımıza daha fazla eğilinsin” diyorlar. Entegrasyonda ikincil kimliğe dokunamazsınız ama asimilasyonda ortadan kaldırırsınız Asimilasyondan neyi kastediyorsunuz? Asimilasyonda, bir grubun sizden değişik dini olabilir, değişik lisan konuşabilir vs. siz o değişik olanı size benzetmek için elinizden geleni yaparsınız, o kişinin ikincil kimliğini tamamen ortadan kaldırmaya çalışırsınız. Entegrasyondaysa, ikincil kimliğine dokunmazsınız, değişik ikincil kimliklere sahip kişilerin bir arada yaşamalarını temin etmeye çalışırsınız\’85 Cumhuriyetin başında Atatürk’ün bir tespiti var, “Bu coğrafyaya baktığım zaman, Türküyle, Kürdüyle, gayrimüslimiyle, Müslümanıyla, bütün bu gruplar tarih içinde çok fazla şey paylaşmışlar. Bu halkı meydana getiren unsurların, paylaştıkları hususlar paylaşmadıkları hususlardan çok daha fazla, dolayısıyla bu halk belli bir homojenlik, bir örneklik gösteriyor, bunun için millet diyebiliriz” diyor. Peki niye “Türk diyoruz” diyor? “Bu millete bir isim vermemiz lazım” diyor. Bakın çok ilginç, isim vermemiz lazım diyor ve “Türk kelimesi de en çok bilinen bir kelimedir, onu kullanıyoruz” diyor. İsim olarak kullanıyor, sıfat olarak kullanmıyor. İsmet İnönü de Lozan’da “biz Kürtler ve Türkler” cümlesini kullanıyor Atatürk aynı şekilde “Ne mutlu Türk olana” değil, “Ne mutlu Türküm diyene” diyor. “Türkün belli hasletleri, belli bir dini var, belli bir dil konuşur eğer biri bunları yapmıyorsa o Türk değildir” dersek etnik milliyetçilik yapmış oluruz. Bunu yapmıyorlar, tanıyorlar ikincil kimlikleri. İkincil kimlikleri tanıyorlar ama isyan çıkıyor. Gerek isyancıların, gerekse onları isyana sürükleyen başka devletlerin bu ikincil kimliği birincil kimliğe dönüştürme tehlikesini görüyorlar. Yani Kürtler “tamam biz Türk milletinin vatandaşıyız ama Kürdüz” derlerken artık “biz Kürdüz, Türk milletinin vatandaşı değiliz” derlerse veya o nominal Türklüğü kabul etmezlerse yani “biz Kürdüz ve biz kendi devletimizi kurarız. Sizden tamamen değişik bir milletiz, paylaştığımız hiçbir şey yok” tehlikesini önlemek için bir süre birtakım tedbirler alıyorlar. Ama ilginç olan şu: Değişik olanı aynıya dönüştürmeye çalışmıyorlar, aynı olanın bazı unsurlarının değişmesini önlemeye çalışıyorlar, bu asimilasyon değil. O tedbirleri alıyorlar ama 1938’den sonra da tedricen kaldırılmaya başlanıyor. Nihayet Demirel “ben Kürt realitesini tanıyorum” diyor. Bu arada “Kürtlere Türk dedik, onlara dağ Türkü dedik” şeklinde itirazlar var. Fakat bütün bunlar onların ikincil kimliğini inkar ettiğimiz anlamına gelmiyor. Gözardı ediyoruz ama onların Kürt olduğunu biliyoruz. YARIN - Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtlere ne vaat etmişti? - PKK hareketi nasıl ortaya çıktı? |
Erzincan'da çobanlık yaparken devlet memuruna hakaret ettiği gerekçesiyle 1 yıl kitap okuma cezasına çarptırılan Özkan İlçi, bu sürede dünya klasiklerinden 41 eser okudu. Mahkeme, sanığın, her hafta Emniyet Müdürlüğü'ne giderek okuduğu kitaplardan özet çıkarmasına, bunu gerçekleştirmediği takdirde cezaevine gönderilmesine karar verdi. Bir yıl boyunca bir yandan koyunları otlatırken; diğer yandan kitap okuyan İlçi, cezasını tamamladı ve verilen süre içerisinde toplam 41 kitap okudu. 7-10 günde bir kitap bitiren İlçi'nin hayatı, aldığı ceza sayesinde değişti.

"ÖFKE, İMTİYAZ İSTEYENLEREDİR''
GAZİANTEP -
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisi için bazılarının, ''öfke dağıtıyor'' şeklinde eleştirilerde bulunduğunu ifade ederek, ''Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir'' dedi.
Erdoğan, partisinin Gaziantep Kadın Kolları 2. kongresinde yaptığı konuşmada, AK Parti'nin bir zümre partisi değil, ülkeyi bir bütün olarak kucaklayan bir parti olduğunu bildirdi. Erdoğan, ''AK Parti, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesinden doğan, milli iradeyi iktidara taşımaktan başka muradı olmayan bir partidir'' diye konuştu.
Hükümetin başarılarından söz eden Erdoğan, partililerin ''AK Parti'ye uzanan eller kırılsın'' şeklindeki sloganları üzerine araya giren Erdoğan, ''Hiç bunlara gerek yok. Demokrasilerde bizim talebimiz, ellerin kırılması olmaz, bizim talebimiz zulüm olmaz, bizim talebimiz şifa dağıtmak olur. Biz kavga için gelmedik, sevgi için geldik. Bizim farkımız bu'' dedi.
Kendilerini anlamak istemeyenlerin olabileceğini dile getiren Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Ben bu aralar bazı televizyon kanallarını zaman zaman izliyorum. Diyorlar ki işte 'Başbakan öfke dağıtıyor, işte Başbakan 'şöyle' diyor, 'böyle' diyor.
Başbakan'ın o öfke dağıttığı anda bile bu ülkeye hizmet vardır. Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir. Bunu da böyle bilin. Çünkü, 5 yıllık süre içinde biz imtiyaz dağıtmadık. Biz imtiyazın sadece millete ait olduğunu bildik ve millete imtiyaz dağıtmaya gayret ediyoruz."
Başbakan Erdoğan'ın konuşmasından öne çıkan ifadeler başlıklarıyla şöyle:
* ''Birileri yaparsa doğru, aynı şeyi bir başkası yaparsa yanlış. Olmaz.''
* ''Sayın Baykal, yeri geliyor, bakıyorsun, ayetler gayet güzel okuyor maşallah. Bazen bakıyorsun, imamı azam, imamı ebu yusuf, bunları da aşıyor, geçiyor. Onlardan da güzel fetvalar filan bunları da söylüyor. Bu meşru, serbest. Ona herhangi bir şey yok, serbest...''
* ''Biz diyorduk ki, ''Bu ülkede, benim ülkemde, bizim vatanımda, başörtülüsü, başı açığı ele ele yürüdükleri gün; büyük Türkiye'dir, güçlü Türkiye'dir, huzurlu Türkiye'dir, istikrarlı Türkiye'dir.''
* ''Ayrımcılığı yapan kim? Ayrımcılığı yapan Baykal zihniyeti. Ayrımcılığı yapan bunlar.''
* ''Niye bu kapıları, bariyerleri birilerinin yüzüne kapamak? Neden? Buna kimsenin hakkı yok. Bunu aştığımız gün çok şeyler başarırız.''



Ünlü siyaset bilimcimiz Profesör Metin Heper ise bu yaklaşıma itiraz
ediyor ve ne Osmanlı İmparatorluğu’nun, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin
asla Kürt kimliğini inkar etmediğini düşünüyor. Prof. Heper’in tezini
ayrıntılarıyla ele aldığı “Devlet ve Kürtler” adlı kitabı önce
İngilizce, geçtiğimiz günlerde Doğan Kitapçılık tarafından Türkçe
yayınlandı. Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler
Fakültesi Dekanı olan Prof. Heper sorularımızı şöyle yanıtladı:






laleler güller günü 1 mayıs









