Türkiye bu kavgayı hak etmiyor
|
Geçmişte yaşananlardan hareketle, Anayasa Mahkemesi'nin AKP'ye açılan davada vereceği karar belli. Bölgesel ve
uluslararası bir güç olma noktasında diğer süper devletlerden özellik veya konum açısından geri kalmayan Türkiye, bir
kez daha 'sıfır noktası'na dönmeyi hak etmiyor
15/04/2008 (640 kişi okudu)
MUHAMMED NUREDDİN
Anayasa Mahkemesi'nin, Yargıtay başsavcısının AKP'nin kapatılması ve 71 üst düzey üyesinin siyasetten men edilmesi yönündeki iddianamesini görme kararıyla, 31 Mart 2008 modern Türkiye açısından tarihe geçecek. Bu kararın önemi, Anayasa Mahkemesi üyeleri tarafından oybirliğiyle alınmasının yanı sıra mahkemenin birkaç ay sonra vereceği nihai kararın ön göstergesi olmasından kaynaklanıyor. Nihai karar, partinin kapatılarak iktidardan uzaklaştırılması, lideri Erdoğan ve diğerlerine de beş yıl süreyle siyasi yasak konulması yönünde olacak.Bu karardaki ilk ironi, iktidardaki bir partinin ilk kez askeri bir darbe yaşanmadan devrilecek olması. Bu durum birçoklarını, AKP'nin kapatılması girişimini 'yargı darbesi' diye nitelemeye sevk etti. İkinci ironiyse, anayasanın sadece vatana ihanet suçlamasıyla yargılanmasına izin verdiği cumhurbaşkanının da, yargılanacaklar isimler kapsamına alınması.
AKP'nin laikliğe ihtiyacı var
Bu ironiler, ordu, yargı ve devletteki temel noktaları elinde tutan
aşırılıkçı laik güçlerin, AKP'den nihai olarak kurtulma ve Türkiye'de
İslamcılığın Erbakan'dan sonraki en güçlü motoru olan Erdoğan'ı 'idam
etme' kararlığına işaret ediyor.
İddianamede, AKP'nin laiklik ilkesini çiğnediği için kapatılması talep edilse de, kimse bu suçlamayı doğrulamıyor.
Zira çok sesli bir toplumda, laiklik AKP'nin ve İslamcıların temel
talebidir. İslamcıların talepleri, bireysel ve dinsel özgürlükleri
koruyan gerçek laikliğin uygulanmasını engellemiyor. AKP üyeleri
laiklikle ilgili tartışma yaratan açıklamalarda bulunmuş olsa bile, bu
açıklamalar ifade özgürlüğü çerçevesinde geldi.
Türkiye'yi inceleyenler, laiklerle Kemalistlerin laiklik ilkesini
ilk çiğneyenler olduğuna işaret ediyor. Zira laikliğin beşiği Fransa'da
başörtülü öğrencilerin üniversiteye girmesine izin verilirken, Türkiye
üniversitelerindeki başörtüsü yasağı nasıl açıklanabilir?
Türkiye'de temel çekişme, özü itibariyle laiklerle İslamcılar
arasında yaşanmıyor. Bu çekişme, sosyal istikrar, ekonomik kalkınma,
demokrasinin yerleştirilmesi ve Türkiye'yi bölgesel ve uluslararası
alanda yer ve rol sahibi bir ülke haline getirmek için değişim çabası
veren ve AKP'nin projesi olarak temsil edilen güçlerle, Türkiye'nin
baskı, iç kutuplaşma, gerginlik üreten zihniyetler, ulusalcı, mezhepçi,
dinci ayrımlar ve dış savaşlar halkası içinde kalması için zaman
kaybının sürmesini isteyen güçler arasında yaşanıyor.
Başörtüsü meselesi, AKP'nin kapatılması talebinin temel gerekçesi.
Peki o zaman başsavcı niçin üniversitelerde başörtüsü izni veren
anayasal düzenlemenin belirmesi ve kabulünde AKP'nin ortağı olmuş
MHP'nin de kapatılmasını istemedi?
Ayrıca Türk ordusu yaklaşık bir yıl önce, meşhur 'elektronik
uyarı'sıyla Gül'ün cumhurbaşkanlığını engellemeye çalışmış ve Anayasa
Mahkemesi de cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk oturumu için üçte ikilik
çoğunluk şartına boyun eğmişti. AKP bu şartı tek başına sağlayamıyordu.
Erken seçim çağrısı, durumu AKP lehine netleştirdi. Parti, adayı Gül'ü
cumhurbaşkanlığına taşıdı ve o sıralarda, üniversitelerde başörtüsüne
izin verilmesi hakkında tartışmaya açılmış hiçbir anayasal düzenleme
yoktu.
Daha önce AKP iktidarına karşı belgelenmiş iki darbe girişimi
ortaya çıkarıldı ve subay olan 'kahramanları' hakkında işlem yapılmadı.
Aksine, darbe girişimlerini belgeleyen dergi kapatıldı.
O halde şu an ki çekişmenin iki farklı proje arasında olduğu
söylenebilir. Başörtüsü de bu çekişmenin temel göstergelerinden sadece
biri. Başta ordu ve yargı olmak üzere aşırılıkçı laik güçlerin, AKP'nin
modern bir devlet kurmaya yönelik reformlarından zarar gördüğü
şüphesiz. Adına 'derin devlet' denen bu güçler, yükselen güçlerle
çatışma dersini yerine getiriyor ki, bu durum yükselen güçlerin
çoğunluğu temsil etmesine rağmen yaşanıyor. 'Derin güçler' görüldüğü
üzere 'mühlet' veriyor ancak ihmal etmiyor ve 10 yıl sonra bile olsa,
rakiplerini ortadan kaldırmak için uygun fırsat bekliyor.
Laikler her değişimi tehdit sayıyor
Reformları yavaşlatmak hatalıydı
(
AKP'nin projesi bu sınıf için epey tehlikeli; zira, sosyal ve
ekonomik alanda en başarılı proje olmasının yanı sıra, dışarının ve
özellikle de AB'nin sevgisini kazandı. Dolayısıyla AKP'yi ortadan
kaldırma planının karşılaşacağı zorluk buradan kaynaklanmaktadır.
Bununla birlikte, laik güçlerin felaket sonuçları da olsa partinin
kapatılması davasının ardından gelecek sosyal, ekonomik ve Avrupa'yla
ilgili sonuçlarla fazla ilgilenmediği söylenebilir.
AB'nin Türkiye'yle üyelik müzakerelerini askıya alma tehdidiyse,
tıpkı Kıbrıs'taki çözümde ve Arap-İslam dünyasına açılmada olduğu gibi,
AB üyeliğinde de kendi varlıklarının sona erdirilmesi ve laikliğin
tehdit edilmesi dışında bir şey görmeyen Kemalist seçkinler için sevinç
kaynağı oldu.
Önceki deneyimlerinden dolayı Anayasa Mahkemesi'nin kararı
şimdiden biliniyor. Parti kapatılacak, Erdoğan ve arkadaşlarına siyaset
yasağı getirilecek. Fakat AKP bu süreçle nasıl mücadele edecek? Önünde
bir dizi tercih var:
AKP belki de, 22 Temmuz'dan sonra hazırladığı ancak sadece
üniversitelerde başörtüsü izniyle ilgili kısmi düzenlemeye dönüşen
'yeni anayasa' kanalıyla yapması beklenen kapsamlı reformu
yavaşlatmanın bedelini ödüyor. Başörtüsüne yoğunlaşması, devletin
İslamcılaştırılmasıyla ilgili gizli bir gündemi hayata geçirmek
istediği görüntüsü verdi.
Diğer yandan, yukarıdaki tercihler başarısız olur, parti kapatılır
ve Erdoğan'a siyaset yasağı getirilirse, Türkiye bir kez daha 1960,
1971, 1980 ve 1997 darbeleri sonrası beşinci kez sıfır noktasına döner.
Bu durumda İslamcıların önünde, siyasi yasaklı olmayan bir ismin
liderliğinde yeni parti kurma deneyimini tekrarlamak dışında tercih
kalmayacak. Tabii Erdoğan, yasak bitene veya siyasete dönüşüne izin
verecek düzenlemeler çıkana kadar perde arkasındaki itici güç olacak.
Türkiye'nin kimliği üzerindeki çekişme nihai bir sürece girmiş
olabilir. Fakat sıfır noktasına dönüşlerin sürmesinden en fazla zarar
gören kesinlikle Türkiye'nin kendisi. Bölgesel ve uluslararası bir güç
olma noktasında Fransa, Almanya, Britanya veya Japonya gibi herhangi
bir süper devletten özellikler veya konum bakımından geri kalmayan
Türkiye bunları hak etmiyor.
Türkiye bu kavgayı hak etmiyor
Geçmişte
yaşananlardan hareketle, Anayasa Mahkemesi'nin AKP'ye açılan davada
vereceği karar belli. Bölgesel ve uluslararası bir güç olma noktasında
diğer süper devletlerden özellik veya konum açısından geri kalmayan
Türkiye, bir kez daha 'sıfır noktası'na dönmeyi hak etmiyor
15/04/2008 (640 kişi okudu)
MUHAMMED NUREDDİN (Arşivi)
Anayasa Mahkemesi'nin, Yargıtay başsavcısının AKP'nin kapatılması ve 71 üst düzey üyesinin siyasetten men edilmesi yönündeki iddianamesini görme kararıyla, 31 Mart 2008 modern Türkiye açısından tarihe geçecek. Bu kararın önemi, Anayasa Mahkemesi üyeleri tarafından oybirliğiyle alınmasının yanı sıra mahkemenin birkaç ay sonra vereceği nihai kararın ön göstergesi olmasından kaynaklanıyor. Nihai karar, partinin kapatılarak iktidardan uzaklaştırılması, lideri Erdoğan ve diğerlerine de beş yıl süreyle siyasi yasak konulması yönünde olacak.Bu karardaki ilk ironi, iktidardaki bir partinin ilk kez askeri bir darbe yaşanmadan devrilecek olması. Bu durum birçoklarını, AKP'nin kapatılması girişimini 'yargı darbesi' diye nitelemeye sevk etti. İkinci ironiyse, anayasanın sadece vatana ihanet suçlamasıyla yargılanmasına izin verdiği cumhurbaşkanının da, yargılanacaklar isimler kapsamına alınması.
AKP'nin laikliğe ihtiyacı var
Bu ironiler, ordu, yargı ve devletteki temel noktaları elinde tutan
aşırılıkçı laik güçlerin, AKP'den nihai olarak kurtulma ve Türkiye'de
İslamcılığın Erbakan'dan sonraki en güçlü motoru olan Erdoğan'ı 'idam
etme' kararlığına işaret ediyor.
İddianamede, AKP'nin laiklik ilkesini çiğnediği için kapatılması talep edilse de, kimse bu suçlamayı doğrulamıyor.
Zira çok sesli bir toplumda, laiklik AKP'nin ve İslamcıların temel
talebidir. İslamcıların talepleri, bireysel ve dinsel özgürlükleri
koruyan gerçek laikliğin uygulanmasını engellemiyor. AKP üyeleri
laiklikle ilgili tartışma yaratan açıklamalarda bulunmuş olsa bile, bu
açıklamalar ifade özgürlüğü çerçevesinde geldi.
Türkiye'yi inceleyenler, laiklerle Kemalistlerin laiklik ilkesini
ilk çiğneyenler olduğuna işaret ediyor. Zira laikliğin beşiği Fransa'da
başörtülü öğrencilerin üniversiteye girmesine izin verilirken, Türkiye
üniversitelerindeki başörtüsü yasağı nasıl açıklanabilir?
Türkiye'de temel çekişme, özü itibariyle laiklerle İslamcılar
arasında yaşanmıyor. Bu çekişme, sosyal istikrar, ekonomik kalkınma,
demokrasinin yerleştirilmesi ve Türkiye'yi bölgesel ve uluslararası
alanda yer ve rol sahibi bir ülke haline getirmek için değişim çabası
veren ve AKP'nin projesi olarak temsil edilen güçlerle, Türkiye'nin
baskı, iç kutuplaşma, gerginlik üreten zihniyetler, ulusalcı, mezhepçi,
dinci ayrımlar ve dış savaşlar halkası içinde kalması için zaman
kaybının sürmesini isteyen güçler arasında yaşanıyor.
Başörtüsü meselesi, AKP'nin kapatılması talebinin temel gerekçesi.
Peki o zaman başsavcı niçin üniversitelerde başörtüsü izni veren
anayasal düzenlemenin belirmesi ve kabulünde AKP'nin ortağı olmuş
MHP'nin de kapatılmasını istemedi?
Ayrıca Türk ordusu yaklaşık bir yıl önce, meşhur 'elektronik
uyarı'sıyla Gül'ün cumhurbaşkanlığını engellemeye çalışmış ve Anayasa
Mahkemesi de cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk oturumu için üçte ikilik
çoğunluk şartına boyun eğmişti. AKP bu şartı tek başına sağlayamıyordu.
Erken seçim çağrısı, durumu AKP lehine netleştirdi. Parti, adayı Gül'ü
cumhurbaşkanlığına taşıdı ve o sıralarda, üniversitelerde başörtüsüne
izin verilmesi hakkında tartışmaya açılmış hiçbir anayasal düzenleme
yoktu.
Daha önce AKP iktidarına karşı belgelenmiş iki darbe girişimi
ortaya çıkarıldı ve subay olan 'kahramanları' hakkında işlem yapılmadı.
Aksine, darbe girişimlerini belgeleyen dergi kapatıldı.
O halde şu an ki çekişmenin iki farklı proje arasında olduğu
söylenebilir. Başörtüsü de bu çekişmenin temel göstergelerinden sadece
biri. Başta ordu ve yargı olmak üzere aşırılıkçı laik güçlerin, AKP'nin
modern bir devlet kurmaya yönelik reformlarından zarar gördüğü
şüphesiz. Adına 'derin devlet' denen bu güçler, yükselen güçlerle
çatışma dersini yerine getiriyor ki, bu durum yükselen güçlerin
çoğunluğu temsil etmesine rağmen yaşanıyor. 'Derin güçler' görüldüğü
üzere 'mühlet' veriyor ancak ihmal etmiyor ve 10 yıl sonra bile olsa,
rakiplerini ortadan kaldırmak için uygun fırsat bekliyor.
Laikler her değişimi tehdit sayıyor
AKP'nin projesi bu sınıf için epey tehlikeli; zira, sosyal ve
ekonomik alanda en başarılı proje olmasının yanı sıra, dışarının ve
özellikle de AB'nin sevgisini kazandı. Dolayısıyla AKP'yi ortadan
kaldırma planının karşılaşacağı zorluk buradan kaynaklanmaktadır.
Bununla birlikte, laik güçlerin felaket sonuçları da olsa partinin
kapatılması davasının ardından gelecek sosyal, ekonomik ve Avrupa'yla
ilgili sonuçlarla fazla ilgilenmediği söylenebilir.
AB'nin Türkiye'yle üyelik müzakerelerini askıya alma tehdidiyse,
tıpkı Kıbrıs'taki çözümde ve Arap-İslam dünyasına açılmada olduğu gibi,
AB üyeliğinde de kendi varlıklarının sona erdirilmesi ve laikliğin
tehdit edilmesi dışında bir şey görmeyen Kemalist seçkinler için sevinç
kaynağı oldu.
Önceki deneyimlerinden dolayı Anayasa Mahkemesi'nin kararı
şimdiden biliniyor. Parti kapatılacak, Erdoğan ve arkadaşlarına siyaset
yasağı getirilecek. Fakat AKP bu süreçle nasıl mücadele edecek? Önünde
bir dizi tercih var:
Reformları yavaşlatmak hatalıydı
AKP belki de, 22 Temmuz'dan sonra hazırladığı ancak sadece
üniversitelerde başörtüsü izniyle ilgili kısmi düzenlemeye dönüşen
'yeni anayasa' kanalıyla yapması beklenen kapsamlı reformu
yavaşlatmanın bedelini ödüyor. Başörtüsüne yoğunlaşması, devletin
İslamcılaştırılmasıyla ilgili gizli bir gündemi hayata geçirmek
istediği görüntüsü verdi.
Diğer yandan, yukarıdaki tercihler başarısız olur, parti kapatılır
ve Erdoğan'a siyaset yasağı getirilirse, Türkiye bir kez daha 1960,
1971, 1980 ve 1997 darbeleri sonrası beşinci kez sıfır noktasına döner.
Bu durumda İslamcıların önünde, siyasi yasaklı olmayan bir ismin
liderliğinde yeni parti kurma deneyimini tekrarlamak dışında tercih
kalmayacak. Tabii Erdoğan, yasak bitene veya siyasete dönüşüne izin
verecek düzenlemeler çıkana kadar perde arkasındaki itici güç olacak.
Türkiye'nin kimliği üzerindeki çekişme nihai bir sürece girmiş
olabilir. Fakat sıfır noktasına dönüşlerin sürmesinden en fazla zarar
gören kesinlikle Türkiye'nin kendisi. Bölgesel ve uluslararası bir güç
olma noktasında Fransa, Almanya, Britanya veya Japonya gibi herhangi
bir süper devletten özellikler veya konum bakımından geri kalmayan
Türkiye bunları hak etmiyor.
(Mısır gazetesi Mısriyyun, 10 Nisan 2008)
)
Erzincan'da çobanlık yaparken devlet memuruna hakaret ettiği gerekçesiyle 1 yıl kitap okuma cezasına çarptırılan Özkan İlçi, bu sürede dünya klasiklerinden 41 eser okudu. Mahkeme, sanığın, her hafta Emniyet Müdürlüğü'ne giderek okuduğu kitaplardan özet çıkarmasına, bunu gerçekleştirmediği takdirde cezaevine gönderilmesine karar verdi. Bir yıl boyunca bir yandan koyunları otlatırken; diğer yandan kitap okuyan İlçi, cezasını tamamladı ve verilen süre içerisinde toplam 41 kitap okudu. 7-10 günde bir kitap bitiren İlçi'nin hayatı, aldığı ceza sayesinde değişti.

"ÖFKE, İMTİYAZ İSTEYENLEREDİR''
GAZİANTEP -
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisi için bazılarının, ''öfke dağıtıyor'' şeklinde eleştirilerde bulunduğunu ifade ederek, ''Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir'' dedi.
Erdoğan, partisinin Gaziantep Kadın Kolları 2. kongresinde yaptığı konuşmada, AK Parti'nin bir zümre partisi değil, ülkeyi bir bütün olarak kucaklayan bir parti olduğunu bildirdi. Erdoğan, ''AK Parti, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesinden doğan, milli iradeyi iktidara taşımaktan başka muradı olmayan bir partidir'' diye konuştu.
Hükümetin başarılarından söz eden Erdoğan, partililerin ''AK Parti'ye uzanan eller kırılsın'' şeklindeki sloganları üzerine araya giren Erdoğan, ''Hiç bunlara gerek yok. Demokrasilerde bizim talebimiz, ellerin kırılması olmaz, bizim talebimiz zulüm olmaz, bizim talebimiz şifa dağıtmak olur. Biz kavga için gelmedik, sevgi için geldik. Bizim farkımız bu'' dedi.
Kendilerini anlamak istemeyenlerin olabileceğini dile getiren Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Ben bu aralar bazı televizyon kanallarını zaman zaman izliyorum. Diyorlar ki işte 'Başbakan öfke dağıtıyor, işte Başbakan 'şöyle' diyor, 'böyle' diyor.
Başbakan'ın o öfke dağıttığı anda bile bu ülkeye hizmet vardır. Kusura bakmasınlar yeri geldiği zaman, bu vatandaşın, bu başbakanın öfkesi, bizden adalet isteyenlere değil, imtiyaz isteyenleredir. Bunu da böyle bilin. Çünkü, 5 yıllık süre içinde biz imtiyaz dağıtmadık. Biz imtiyazın sadece millete ait olduğunu bildik ve millete imtiyaz dağıtmaya gayret ediyoruz."
Başbakan Erdoğan'ın konuşmasından öne çıkan ifadeler başlıklarıyla şöyle:
* ''Birileri yaparsa doğru, aynı şeyi bir başkası yaparsa yanlış. Olmaz.''
* ''Sayın Baykal, yeri geliyor, bakıyorsun, ayetler gayet güzel okuyor maşallah. Bazen bakıyorsun, imamı azam, imamı ebu yusuf, bunları da aşıyor, geçiyor. Onlardan da güzel fetvalar filan bunları da söylüyor. Bu meşru, serbest. Ona herhangi bir şey yok, serbest...''
* ''Biz diyorduk ki, ''Bu ülkede, benim ülkemde, bizim vatanımda, başörtülüsü, başı açığı ele ele yürüdükleri gün; büyük Türkiye'dir, güçlü Türkiye'dir, huzurlu Türkiye'dir, istikrarlı Türkiye'dir.''
* ''Ayrımcılığı yapan kim? Ayrımcılığı yapan Baykal zihniyeti. Ayrımcılığı yapan bunlar.''
* ''Niye bu kapıları, bariyerleri birilerinin yüzüne kapamak? Neden? Buna kimsenin hakkı yok. Bunu aştığımız gün çok şeyler başarırız.''









laleler güller günü 1 mayıs









